Abdülaziz Han’ın Şahsiyeti

Abdülaziz Han, 7-8 Şubat 1830 tarihinde II. Mahmud Han ile Pertevniyal Valide Sultanın evlatları olarak dünyaya geldi. Doğumu nedeniyle İstanbul’da bir hafta geceleri donanma şenlikleri yapılırken Yedikule’den toplar atıldı.

Ağabeyine nazaran daha gürbüz ve gösterişli bir bünyeye sahip olan Abdülaziz’e küçük yaşından itibaren din ve fen ilimleri öğretme­si için, zamanın âlimlerinden Hasan Fehmi Efendi vazifelendirildi. Zeki ve akıllı olan Şehzade Abdülaziz, kısa zamanda Arapça, Farsça ve dinî bilgileri çok iyi bir şekilde talim etti. Boş zamanlarında dedeleri gibi ata binmeyi, kılıç kullanmayı, güreş tutmayı, cirit at­mayı, zamanın bütün silahlarını en iyi şekilde kullanmayı öğrendi.

Şehzadeliğinde Kadıköy’ün Kurbağalıdere semtindeki köşkünde gayet serbest bir hayat sürmüş, halktan edindiği intibalar ve aldığı tesirlerle tam bir muhafazakâr olarak yetişmişti.

Köşkünde at yetiştiriyor, güreş tutuyor, zekâsı, takvası ve bunlara ilaveten gürbüzlüğüyle halkın sevgisini kazanmış bulunuyordu. Atları, arabaları, hatta bir de vapuru vardı.

Sultan Abdülmecid, Şehzade Abdülaziz Efendi’nin diğer şehza­delerden farklı bir surette serbest bir hayat yaşamasından doğabi­lecek mahzurları endişeyle takip ediyor ve onu daimî surette göz hapsinde bulunduruyordu. Bir gün Sadrazam Mehmed Ali Paşa’ya, “Paşa, ben efendiden (Şehzade Abdülaziz) sıkılır oldum!” demesi üzerine Mehmed Ali Paşa, “Efendim, mabeynci çabuk ve çevik bir bendenizdir. Benim de bir mutemed adamım vardır. Onlara tebdil-i câme (kıyafet, elbise) ettiririz. Efendi, gece çiftlikten gelirken kurşun ile vurulur,” demişti. Bu yakışıksız teklif karşısında Padişah, “Olur mu ya!” karşılığını vermiş, Sadrazam ise, “Evet olur, ne var?” muka­belesinde bulunmuştur. Padişah bu tekliften ürküp, “Hele bakayım, düşüneyim!” buyurmuş ve zaten kan dökmeyi sevmezken biraderi hakkındaki bu muameleyi pek çirkin görmüş, fakat bu tarikle Meh­med Ali Paşa’nın ne ayarda bir adam olduğunu da zahire çıkarmıştı. O andan sonra Mehmed Ali Paşa’ya güveni ortadan kalkmıştır.

Bu duruma rağmen Veliaht Abdülaziz Efendi, at üstünde şehirde dolaşmaya, halkla yakinen temas etmeye, Boğaz ve Marmara sa­hillerindeki vapur gezintilerine tahta çıkıncaya kadar devam ede­bilmiştir. Sultan Abdülmecid, son Cuma selamlığında, yakalandığı verem hastalığından dolayı kendisini son derecede bitkin hissedince Veliaht Abdülaziz Efendi’yi huzuruna çağırarak, “Birader, benden artık hayır yok! Ben bu bayramlaşmaya ancak vükelâ (nazırlar) ile veda için çıktım. İşte her şey sana kalacak. İnşallah başarılı olursun. Evlatlarımı sana emanet ettim. Onlara darlık çektirme!” diyerek nasihatte bulunmuştu.

Bu sözleri işiten Veliaht Abdülaziz Efendi, hüngür hüngür ağla­maya başlamış, onun bu halini görüp büyük üzüntüsüne şahit olan ağabeyi Abdülmecid Han da kardeşi hakkında duyduğu şüphelerden pişman olarak şu itirafta bulunmuştu:

“Vükelâ bana ihanet ettiler. Seninle kardeşliğimi bildirmediler!”

Bu sözler, bir anlamda Veliaht’tan özür dilemek mahiyetinde idi.

Bu görüşmeden birkaç gün sonra vefat eden Abdülmecid Han’ın yerinde artık Abdülaziz Han vardı. On beş yılın sonunda trajik bir biçimde şehit edilen Sultan Abdülaziz devrini inceleyen Ali Rıza ve Mehmed Galib Beyler, Onüçüncü Asr-ı Hicrîde Osmanlı Ricali adlı eserde şöyle yazmaktadırlar:

Sultan Abdülaziz Han, devlet işlerini görmek için çok çalıştı. Devlet adamı yetiştirmeye uğraştı. Kışlalara gitti, askerin yiyecek, giyecek meseleleri ile uğraşıp koğuşlarını teftiş etti. Mekteb-i Harbiye ile Bahriyede bizzat incelemeler yaptı. Eline verilen yazıları kendisi okurdu. Dilekçeleri ve Babıâli’nin resmî yazılarını dikkatle incelerdi. Devletin selametini düşünüp, gerekli çalışmaları yaptı ve tebeasının sevgisini kazanmak için çalıştı. Yakınlarını iyi seçerdi. Devlet işlerine dair fikir ve mütalaaları dikkatle dinlerdi.

Sultan Abdülaziz çeşitli zamanlarda; Dürrünev, Gevherî, Edadil, Hayrandil, Nesrin, Mîr-i Şâh, Yıldız Kadınlarla evlenmiştir. Bu ha­nımlarından dörtten fazlası aynı anda nikâhı altında bulunmamıştır. Bunlardan yedisi kız, altısı erkek, on üç çocuğu dünyaya gelmiştir.

Erkek çocukları; Yusuf İzzeddin, Mahmud Celaleddin, Mehmed Seyfeddin, Abdülmecid (son halife), Mehmed Selim ve Mehmed Şevket Efendilerdir. Kız çocukları ise Saliha, Esma, Emine (iki ay­lıkken vefat etti), Nazime, Emine, Fatma ve babasının vefatından sonra doğan Münire Sultanlardır.

Mabeyn kâtiplerinden Memduh Paşa Abdülaziz Han’ı yakışıklı, tatlı ve güzel konuşan, anlayış ve kavrayışta süratli, zeki ve üstün ah­laklı diyerek tavsif etmektedir. Yine Padişah’ın mabeyn başkâtipliği görevinde bulunan Hafız Mehmed Bey, onun şahsiyetine ışık tutacak şu bilgileri vermektedir:

Hayatında işret etmediği gibi sigara dahi içmemişti. Sigara içen ve işret edenlerden son derece nefret ederdi. Hatta kendi hizmetlerini sigara içmeyen hizmetkârlara yaptırırdı. Osmanlılığın şanından olan pehlivan beslemek, güreştirmek, atıcılık yapmak ve ava gitmek gibi işler yaptı. Büyük bir hayvanat bahçesi kurdu. Osmanlılığın şanına ve büyüklüğüne layık kahramâne bir tutuma sahipti. Onun her hareketi geçmişe ve geleceğe bir ibret nümunesidir. O öyle bir padişahtı ki her hareketi devletin büyüklük ve vakarı içindi. Devlet idaresindeki çalışmalarına dost ve düşman herkes gıpta ederdi.

Ünlü edip Sadullah Paşa da şu ifadeleri ile Abdülaziz Han’ın şahsiyetine ışık tutmaktadır:

Dîvân-ı Hümayun tercümanı olduğum yıllarda, Sultan Abdülaziz yabancıları kabul ettiği zaman, tercümanlık ederdim. Doğrusu güzel konuşurdu. Hiç düşünmeden en münasip cevabı söylerdi. Bazı konuşmalarda Sadrazam da bulunurdu. Padişah’ın bazı cevaplarından o kadar millî bir haz duymuşuzdur ki memnuniyetimizden benim ve Sadrazamın yüzlerimiz kızarmıştı. Konuşurken çok vakurdu, ecnebilerle konuşurken vakarı artardı… Askerlikten çok iyi anladığı şüphe götürmez. Hakkıyla müşir (mareşal) ve bahriye müşiri (büyük amiral) üniformalarını giyer, ordusunun, donanmasının içinde bulunmaktan gerçek bir zevk duyardı. Ordu dışında iken üniforma giymez, hepimiz gibi pantolon, ceket giyerdi.

En büyük Prusya kumandanlarından Prens Karl da bir defa bana Almanya’da, “Padişahınızın hem askerî bilgisi hem de askerî değerlendirmesi çok kudretli,” demişti. Avrupa seyahatinde Fransız İmparatoru III. Napolyon, şerefine askerî bir manevra yaptırmıştı. Ondan aşağı kalmamak için Prusya Kralı I. Wilhelm de Koblenz’de Abdülaziz Han önünde manevra yaptırdı ve Sultan Aziz’e Prusya ordusunu teftiş ettirdi.

O sırada (1867) Prusya, otuz Alman devletinin sadece en güçlüsü idi. Kimse Prusya’nın Fransa’dan üstün olduğunu söyleyemez, belki hatırından geçirmezdi. Hele bizim bütün paşalarımız, Fransız ordusunun dünyanın birinci ve en kudretli ordusu olduğunu söylerlerdi. Hâlbuki Sultan Aziz, bütün bu mütalaaların tesirinde kalmaksızın seyahatinden dönüşte şöyle dedi, “Fransa ve Prusya orduları arasında esaslı bir fark var. Bir Fransa-Prusya harbinde Prusya’nın kazanacağına şüphem yoktur.” Padişah’ın üç yıl sonra gerçekleşecek bu ileri görüşlülüğünü birçok kimse hatırlar. Çünkü birçok devlet adamı arasında söylemişti.

Ziya Nur Aksun, Padişah’ın millî mefkure ve ülkesinin ideal­lerini yüksek tutan, büyük bir devlet adamı olduğunu şöyle ifade etmektedir:

Sultan Aziz, millî mefkure nokta-i nazarından, son devirlerimiz tarihinin, hemen hemen en büyük şahsiyetidir. Yalnız sanat ve kültür hususiyetleri itibarıyla değil, kudretli, ağır sanayie sahip, Avrupa, Asya ve Afrika ülkelerine yayılan büyük ve kuvvetli Türkiye idealinin de en büyük mümessillerinden biridir. Güzel sanatların hemen her dalında kabiliyet ve maharet göstermiştir. Şiir, hat, musiki ve resimle alakadar olmuş ve bazı eserler vücuda getirmiştir. Mesela “Muhayyer devr-i Hindi” adlı şarkının hem bestesi hem güftesi kendisinindir:

Bî-huzurum, nâle-i mürg-ı dil-i divâneden;

Fark olunmaz cism-i bîmarım bozulmuş ianeden;

Bunca derd ü mihnete katlandığım aya neden;

Terk-i can etsem de kurtulsam şu mihnet-haneden

Gayet ileri görüşlü olan Sultan Abdülaziz, Rusya ile harp edip onu yenmedikçe, Osmanlı Devleti’nin büyük devlet olma vasfını devam ettiremeyeceğini daima tekrarlardı. Bunun için saltanatı boyunca kendi gelirlerini ve devlet imkânlarını organize ederek bütün imkânları bu gayeye tahsis etti. Hatta bu niyetle Türkistan’a el atarak oradaki Türklerle irtibat sağlamıştı. Abdülaziz Han’ın desteğiyle devlet kuran Doğu Türkistan Türklerinden Yakub Han’ın Halife’ye bağlılığını bildirmesi, bu irtibatın en bariz misalidir.

Abdülaziz Han, Kırım’ı geri almaya da hazırlanmıştı. Donan­mayı Hint Okyanusu’na göndermiş, buraların yegâne hâkimi olan İngilizlere Osmanlı’nın varlığını ve kuvvetini kabul ettirmişti.

Sultan Aziz; ava, ciride, ata binmeye meraklı, heybetli, rûh ve beden bakımından gayet sıhhatli, dirayetli ve merhametli bir padi­şah idi. İtinalı bir tahsil görmüştü. Kuvvetli bir edebî kültürü vardı. Şair ruhlu ve ressamdı. Fevkalâde zeki ve hüsnüniyet sahibi olduğu, amansız düşmanları tarafından itiraf edilmiştir.

Müsrif olmakla itham edilen bu Sultan zamanında, Osmanlı dış borçlarının arttığı söylenmiştir. Fakat giriştiği askerî ve iktisadî teşebbüsler dikkate alınırsa, bu artışın anormal olmadığı görülmek­tedir. Zamanında borç parayla saraylar yapıldığı yolundaki tenkitler de gerçek değildir. O sadece Beylerbeyi Sarayı’nı yaptırmış, bir de Abdülmecid Han zamanında başlanan Çırağan Sarayı’nı tamam-latmıştır. Ayrıca İzmit’te Av Köşkü’nü yaptırmıştır.

Sultan Abdülaziz Han’ın koç ve horoz dövüştürüp, kazananların boyunlarına nişan taktırdığı yolundaki yazıların tarihî hiçbir değeri ve mesnedi yoktur. Bu tür iddialar, gazetelerde, hayal mahsulü tef­rikalarda dile getirilmiştir. Ancak güreş ve bu gibi sporları teşvik ederdi. Türk güreşinin dünyada söz sahibi olmasındaki payını hiç kimse inkâr edemez.

Kaynak: Kayı IX Sayfa 237-241

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published.