Abdülmecid Han’ın Şahsiyeti

Abdülmecid Han, 25 Nisan 1823’te doğdu. Annesi, II. Mahmud’un hareminde İkinci Kadınefendi payeli Bezmiâlem Valide Sultandır. Annesinin Çerkez veya Gürcü asıllı bir cariye olduğu konusunda muhtelif rivayetler bulunmaktadır. Tek çocuğu Abdülmecid’i doğurunca kadınefendilik, Sultan Abdülmecid’in padişahlığında da valide sultan unvanını taşımıştır. Validesi Bezmiâlem’in sevecen­liğini, yurt gezilerine çıkan oğluna yazdığı mektuplardaki saf ve samimi ifadeleri belgelemektedir.

Abdülmecid’in dünyaya geldiği gün Sultan II. Mahmud, ha­remiyle Beşiktaş Sarayı’na yerleştiğinden Topkapı Sarayı’nda mı, Beşiktaş Sarayı’nda mı doğduğu kesin belli değildir. Ahmed Cev­det Paşa, Tarih-i Cevdet’te dokuz aylık Şehzade Ahmed’in öldüğü günlerde, “Devlete bir sermaye-i hayat geldi. İstanbul’dan Beşiktaş Sahilsarayı’na nakl-i hümâyûn vuku buldu. O gün bir şehzade do­ğup Abdülmecid adı verildi” demektedir. Hızır İlyas Ağa ise Letâif-i Enderun’da “Tâcın ve tahtın lâyığı şehzade-i civan-baht, necâbetlü Abdülmecid Efendimiz doğdu” diyerek bu doğumu müjdelemiştir.

Çocukluğunda çiçek hastalığına yakalanan şehzadeyi, tıp he­kimleri tedavi edemeyince, halk hekimliğinde deneyimli Gelincikli Meryem Kadın kurtarmıştı. Bu hastalıktan dolayı yüzünde çiçek-bozuğu kalmıştı. Zayıf, bezgin bakışlı, hasta görünüşlü, ama cana yakın, halim selim ve yumuşak başlı bir padişahtı.

Çocukluğunda iyi bir eğitim aldı. Hem Doğu hem Batı kültür­lerini edinmesi gözetilerek eğitimine önem verildi. Devrin hattat­larından Hacı Tâhir, Ebubekir Mümtaz, Mustafa İzzet, yazı hocaları Askerî Muallimi Ömer Lütfi Paşa, Fransızca muallimleri Safvet Efendi (Paşa), Rum Nikolas Aristakis, Piyano Muallimi Donizetti Paşa idi. Paris’te yayımlanan Debast gazetesine ve L’Illustration dergisine aboneydi.

Hususi hekimi Spitzer’e göre sıkı bir terbiye görmüş, mükemmel bir Müslümandı. Gerekli her şeyi zamanından önce okur, gayet zarif konuşur, mükemmel ata binerdi. Elinden kötülük gelmezdi. Çocuklarının tahsiline dikkat ederdi. Ancak cömertliği, israf de-recesindeydi.

Sultan Abdülmecid hüsnüniyetli, zarif, hassas, hayırhah, ma­lumatlı, nazik, fakat mütereddit ve kararsız bir padişah olarak va­sıflandırılmıştır. Babası gibi kararlı bir padişah olmaması, tenkit mevzuu edilmiştir.

Sultan Abdülmecid dindar bir padişahtı. Her gün mutlaka Kur’an-ı Kerim okur, ibadetlerini aksatmazdı. Babası gibi Nakşibendî idi. Yahya Efendi Tekkesi Şeyhi Mehmed Nuri Efendi’ye büyük hür­met gösterirdi. Hatta başı Nuri Efendi’nin dizinde, kelime-i tevhid getirerek can vermişti. Yine Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî Hazretleri’nin halifelerinden Abdullah-ı Mekkî Hazretleri’nden icazetli Yanyalı Mustafa İsmet Efendi’yi çok sever, sık sık saraya davet eder, sohbetini dinlerdi. Vefatından sonra Yanyalı İsmet Efendi Tekkesi müridleri-nin her Cuma gecesi hatm-i hâcegân yapmalarını vasiyet etmişti.

Abdülmecid Han zamanında, bilhassa 1861-1862 yıllarında, dikkatsizce ve hürmetsizce basılan Mushaf-ı Şerifler gizli yollarla İran’dan Osmanlı ülkesine sokulmaya başlanmıştı. Padişah bu ko­nuyu sıkı takibe almış, 8 ve 25 Kasım 1852’de art arda yayınladığı iki irade ile, “Ecnebilerin tab ettirdikleri Mushafların yasaklanması” emrini vermişti. Padişah bu konunun takipçisi olarak 2 Ağustos 1861’de de, “Bazı ecnebilerin tab ettirdikleri Mushafların yasaklan­ması” için Dahiliye Nezareti’nin dikkatini bir kez daha çekmiştir.

Babası II. Mahmud Han’ın sert mizacının aksine, sakin, sağdu­yulu ve sabırlıydı. Saltanatı boyunca “idam fermanı” yazdırtmayan ilk padişahtır. II. Mahmud Han’ın karşısında başarısız kaldığı Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’yı diplomasi ve nezaketle İstanbul’a ayağına kadar getirtmesi, bir evlat gibi sıcak ve alçakgönüllü davranarak devlete bağlaması ince siyaset bilgisine örnektir.

Yurt gezilerine çıkarak halkın durumunu ve yaşama şartlarını yerinde inceleyen Abdülmecid Han, haksız vergilerin kaldırılması, bataklıkların kurutulması, şehir ve kasabaların emniyeti, salgınlar ve hayvan hastalıklarıyla mücadele, hepsinden önemlisi cehalete karşı alınacak önlemler konusunda Babıali’ye fermanlar yazmıştır.

Rüşvet ve yolsuzluktan nefret eder, önlenmesi için büyük gayret gösterirdi. “Bu tiksindirici hal devam ettikçe her nasıl çalışılırsa çalışılsın, hiçbir düzen devamlı olamaz” derdi. Onun tanımıyla rüşvet “örtülü hırsızlıktı.” Öyle ki, Babıâli’de kendi huzurunda bir tören düzenleterek sadrazamdan bürokratlara kadar tüm görev­lilere, Kur’an-ı Kerim’e el bastırarak rüşvet almayacaklarına dair yemin ettirmişti.

Padişah buna rağmen devlet adamları arasındaki israf ve yolsuz­lukların önünü almakta zorlanıyordu. Nitekim kızı Fatma Sultan’la Mustafa Reşid Paşa’nın oğlu Ali Galip Paşa evlenirken Mustafa Reşid Paşa’nın, düğün harcamaları için Baltalimanı’ndaki sahilhanesini ikiyüzellibin altına Hazine-i Hassa’ya satmasına çok üzülmüştü. Zira hazineye alınan sahilhane, ardından, kullanılmak üzere yeni evlilere geri verilmişti! Alınışı ve iade edilişiyle bu işlem de kılıfı uydurulmuş bir yolsuzluktu. En yakın çevresinde dönenleri öğ­rendikçe bunalan Sultan Abdülmecid, dönemin siyaset ve idare anlayışını kendi karakteriyle bağdaştıramadığından tükenmişti.

HUSUSİYETLERİ

Sultan Abdülmecid Doktor Spitzer’i yanına alıp çiçek aşısı kam­panyasına çıkmıştı. Bu kampanya sırasında köylülerin problemle­rini dinledi. İlk nüfus sayımını yaptırtarak tebaasını birer kimlik belgesine kavuşturdu.

Halkın vaziyetini yerinde tetkik etmek için ülkenin çeşitli yerle­rine seyahatler düzenledi. Ara sıra Babıâli’ye giderek Meclis-i Vükela toplantılarına katılırdı. Her fırsatta kışlaları, elbise ambarlarını ve tersaneyi teftiş ederdi. Askerî ve rüştîye okullarının imtihanlarında ve medreselerde düzenlenen icazet merasimlerinde bulunarak, öğretmen ve öğrencileri teşvik eden konuşmalar yapardı.

Abdülmecid Han, diplomatlarla olan münasebetlerinde, eski padişahların takip ettikleri yoldan ayrıldı. 1853 senesine kadar yabancı sefirler, padişah ile siyasî konular üzerinde görüşemezlerdi. Kırım Harbi başlamadan önce ve harp esnasında Abdülmecid Han yabancı sefirlerin mülakat taleplerini kabul etti. Sefirler, Babıâli’nin arzı ile gün, saat ve yer tayin ederek huzura girerlerdi.

Yine Osmanlı hükümdarları, krallık hanedanlarına mensup kim­selerin yaptıkları ziyaretlere iade-i ziyarette bulunmazlardı. Sultan Abdülmecid, bu geleneği bozarak Prens Napolyon’un ziyaretini, Fransız Elçiliğine giderek iade etmişti. Bu ziyaretten çok memnun olan Prens, Padişah’ı Fransa’ya davet etmişti.

Sultan Abdülmecid devrine kadar Osmanlı padişahları sadece nişan vermişler, kendileri almamışlardı. Abdülmecid Han, Fransa İmparatoru’nun gönderdiği Legion d’Honneur nişanını kabul etmişti.

Sultan Abdülmecid Han, babasının kurduğu başvekillikten vaz­geçerek, sadrazamlık makamını yeniden kurdu. Yirmi seneden fazla süren, padişahlığı sırasında yirmi iki defa sadrazam değiştirdi. Bu dönemde devletin idarî yapısında da bazı değişiklikler yapılmıştı. Sadrazamların, Serdar-ı Ekrem unvanıyla sefere çıkmaları usûlüne son verildi. Seraskerliğin derecesi, sadrazam ve şeyhülislâmın se­viyesine getirildi.

İstanbul ve eyaletlerin asayişini sağlamak üzere 1845 senesinde Zaptiye Müşirliği kuruldu. Sultan II. Mahmud devrinde kurulan meclis ve nezaretlerin sayısı arttırıldı. Divan-ı Hümayun önemini kaybetti. Osmanlı taşra teşkilatı, Avrupa devletlerinde uygulanan mülkî idare örnek alınarak değiştirildi. Eyalet valilerinin yanında mahallî meclisler kuruldu ve bu meclislerde Müslüman olmayanlar da temsil edilmeye başlandı.

Adlî teşkilatta değişiklikler yapılarak daha önce bulunan şer’î mahkeme, cemaat ve konsolosluk mahkemelerinin yanında Nizamiye Mahkemeleri kuruldu. 1840’ta ceza, 1850’te ticaret ve 1857’de arazi kanunları çıkarıldı. 1857 senesinde Belediye Teşkilatı kuruldu.

Eğitime büyük önem veren Padişah bu alanda da büyük deği­şiklikler yapılmasını sağladı. 1843 senesinde Babıâli’de sadrazam ve vükelaya hitaben şöyle konuştu:

“Sadrazama ve bütün vükelaya, halkımın refah ve saadetini temin için lazım gelen tedbirleri tam bir birlik içinde düşün menizi ve müzakere etmenizi emrediyorum. Bunun gerçek­leşmesi din ve dünya işlerinde cahilliğin kaldırılmasına bağlı olduğundan, ulûm, fünûn ve sanayi öğretimine mahsus mek­teplerin kurulmasını ön planda tutacak işlerden sayıyorum.”

Padişahın bu istekleri üzerine, Meclis-i Maarif-i Umumiye, eğitim çalışmalarının prensiplerini açıklayan bir kanun hazırladı. Bu kanunda ilköğretim mecburi, ilk ve orta öğretim parasız oldu. 1845’ten sonra harp okulları önce üçe ayrıldı, daha sonra Harb Akademisi açıldı.

İlk ve ortaöğretimin işlerini yürütmek için 1847’de Mekatib-i Umumiye nezareti kuruldu. Öğretmen yetiştirmek üzere kurulan Darülmuallim, 1847’de Fatih semtinde eğitime başladı ve okulun müdürlüğüne Ahmed Cevdet Paşa getirildi.

Devletin başlıca gelir kaynağı olan ziraati geliştirmek ve ziraat bilgileri vermek için 1847’de Yeşilköy yakınlarında ilk defa Ziraat Mektebi ile 1859’da Orman Mektebi açıldı. 1849’da rüşdiyeler ile darülfünun arasında eğitim yapacak olan darülmaarifler, lise eği­timine başladı.

1850’de Meclis-i Maarif-i Umumiye tarafından Encümen-i Daniş kuruldu. Bu akademi, Türk dili üzerine çalışacak, halkın eğitimi için faydalı eserleri telif ve tercüme edecekti. Bu akademi tarafından Ahmed Cevdet Paşa’ya bir Türk tarihi yazma vazifesi verildi. 1860 senesinde döşenen telgraf hatlarında çalışacak eleman yetiştirmek üzere Telgraf Mektebi kuruldu.

Abdülmecid Han devrinde maliyede de yenilikler yapıldı. İltizam usûlü kaldırılarak, vergilerin devlet adına toplanması için eyalet ve sancaklara geniş yetkili “muhassıl” unvanlı memurlar gönderildi. Hazırlık yapılmadan kaldırılan iltizam usûlü, bazı karışıklıklara ve devlet gelirlerinin düşmesine sebep oldu. Bunun üzerine Maliye Nazırı Saib Paşa zamanında, ilk defa olarak, “kâime” adı verilen kâğıt paralar basıldı (1840). Büyük ebatlı ve nakit para hükmünde olan kâimelerin tedavül süresi sekiz yıl olarak belirlendi. Daha sonra tekrar iltizam usûlüne dönüldü. 1844 senesinde ilk bütçe yapıldı.

Sultan Abdülmecid devrinde birçok imar faaliyetleri de yapıldı. 1844’te bugün Galata Köprüsü olarak bilinen Mecidiye Köprüsü, 1848’de Beşiktaş’la Ortaköy arasındaki Küçük Mecidiye Camii ve Ortaköy İskelesi yanındaki Büyük Mecidiye Camii, 1859’da Maçka ile Nişantaşı arasındaki Teşvikiye Camii yapıldı.

1851’de Şirket-i Hayriye denilen Boğaziçi vapurları işletilmeye başlandı. 1860’da İzmir-Turgutlu arasında demiryolu yapıldı.

1853’te başlayan Kırım Harbi sırasında ilk telgraf hattı, İstan-bul-Varna-Kırım hattı olarak döşendi (9 Eylül 1655). Bu hattın bir kısmı denizaltından gidiyordu. Kırım’dan İstanbul’a gönderilen ilk haber, Malakof Zaferi’nden sonra Sivastopol’ün zaptı haberi idi. Osmanlı Devleti’nde telgraf hatları hızla geliştirilerek 1870 senesine kadar yaklaşık 36.000 kilometrelik bir hat döşendi. Dünya devletleri arasında bu konuda beşinci sıraya ulaşıldı.

Bugünkü Beykoz Kasrı (1854), Küçüksu Kasrı (1856) ve Dol-mabahçe Sarayı (1856) da Abdülmecid Han’ın saltanatı zamanında yapıldı. Ayrıca İstanbul’un birçok yerinde çeşmeler yaptırılıp eski eserler tamir ettirildi.

Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmiâlem Valide Sultan da 1845’te Yenibahçe’de Gureba Hastahanesi’ni, Dolmabahçe’de Va­lide Camii’ni, Bakırcılarda Bayezid Kulesi önünde Büyük Sultani Lisesi’ni inşa ettimiş ve çok sayıda mescit ve çeşme yaptırmıştır.

HATTAT PADİŞAH!

Osmanlı padişahlarının Türk hat sanatının gelişmesinde büyük rolleri olduğu bilinir. Hattatları himaye ve teşvik ederek, kendileri de bizzat bu sanata intisab ederek adeta onların yanında yer almış­lardır. Hattatlar Osmanlı sarayının yakın ilgisi çerçevesinde sadece manen değil, maddeten de büyük destek görmüşlerdir.

Babası II. Mahmud gibi iyi bir hat sanatçısı olan Sultan Abdül-mecid, Osmanlı hattat padişahları arasında, bıraktıkları eser sayı­sının çokluğu itibariyle, Sultan III. Ahmed ve Sultan II. Mahmud’la birlikte adı anılacak ilk üç padişahtan biridir.

Sultan Abdülmecid, hat sanatında ekol sahibi olan Celâleddin Efendi’nin en gözde ve başarılı öğrencisi Mehmed Tâhir Efendiden şehzadelik yıllarında sülûs ve nesih meşk ettiğinden bu tarzı be­nimsemiş ve bu tarzda yazmıştır. Hocası Tâhir Efendi yoluyla celî hattatlığında Celâleddin Efendi’yi çok iyi anlamış ve izlemiştir. Bu sebeple Tâhir Efendi’ye Celâleddîn-i Sânî, Sultan Abdülmecid’e de Celâleddîn-i Sâlis denilmiştir.

Abdülmecid Han, sülûs ve nesih kadar rikayı da iyi derecede yazardı. Ancak rika hattını kimden meşk ettiği bilinmemektedir. Çok güzel celî hatları da vardır.

İcazetini saray imamı ve Ayasofya’daki celî yazıların hattatı Ka­zasker Mustafa İzzet Efendi’den almıştır.

Hattı padişaha ait “Vemâ tevfıkî illâ billâh aleyhi tevekkelti ve ileyhi ünîb” ayetinin alt kısmındaki icazet metni “Hamden limen ketebe’l-levha bi’l-kalem …” şeklinde hamdele ile başlar.

Topkapı Sarayı’nda teşhir edilen ve sultanın imzasını taşıyan Kur’an-ı Kerim cüzü onun hat sanatındaki kabiliyetinin güzel bir örneğidir.

Topkapı Sarayı’nda on sekiz, Türk İslâm Eserleri Müzesi’nde sekiz, Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi’nde dokuz, diğer yerlerde yirmi olmak üzere toplam elli beş eseri tesbit edilebilmiştir. Büyük çoğunluğu kendi devrinde inşa edilen Hırka-i Şerif, Yakacık, Or-taköy Büyük Mecidiye, Beşiktaş Küçük Mecidiye ve Dolmabahçe camileri ile Bursa’daki Murad Hüdavendigar ve Tophane’deki Kılıç Ali Paşa camilerinin İsm-i Celâl, İsm-i Nebî, Çiharyâr-ı Güzîn ve Haseneyn levhaları onun imzasını taşır. Kahire ve Şam gibi eski Osmanlı merkezlerinde de eserleri bulunmaktadır.

Bunların çoğu, aslı padişah tarafından yazılıp da o yazılardan hazırlanan kalıplar sayesinde sanatkârlara malakârî veya başka tekniklerle çoğalttırılan nüshalardır.

Kahire’nin merkezinde bulunan, halk tarafından sıkça ziyaret edilen ve Hazreti Hüseyin’in başının medfun olduğu kabul edi­len Seyyidina Hüseyin Camii ile İmam Şafiî Türbesi’nde Sultan Abdülmecid’in imzasını taşıyan eserler bulunmaktadır. Ayrıca bu eserlerde seçilen metinler, levhanın asılı bulunduğu mekânla ilgili mesajlar içermektedir.

Seyyidinâ Hüseyin Camii’nde asılı levhada, “Şüphesiz Allah dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de” mealindeki Yunus Suresi 62. ayet yazılıdır.

Aynı mescidin kıble cephesinde iki eser daha bulunmaktadır. Biri, “Evlâd ü ıyâlim içinde bana en sevimlisi Hasan ile Hüseyin’dir” anlamındaki “Ehabbü ehli beytî ileyye el-Hasenü ve’l-Huseyn” şek­lindeki hadis-i şerif, diğerinde, “(Ey Peygamber) De ki, ben sizden dostluk ve yakınlıktan başka bir şey istemiyorum” mealindeki Şûra Suresi 23. ayet yazılıdır.

Abdülmecid Han birçok hattatı himaye etmiştir. Bunların en baş­ta gelenleri, devrin önemli hattatlarından Abdülfettah ile Abdullah Zühdi Efendilerdir. Abdülfettah Efendi Süleymaniye Camii’nin celî sülüslerini yeniden yazmakla görevlendirildiğinde bunları hazırla­mak için geniş yeri olmadığını ifade etmiş ve Sultan Abdülmecid, kendisine Vezneciler’de büyük bir konak hediye etmiştir.

Hattatlığını çok beğendiği Abdullah Zühdi Efendi’yi Medine’de Ravza-i Mutahhara yazılarını yazmakla bizzat görevlendiren de Sultan Abdülmecid’dir. Zühdi Efendi, 1857’den itibaren 7 yıl süre ile Medine’de kalarak Çömez-zâde Muhsin, müzehhip Hacı Hüseyin ve öğrencisi Ahmed Efendilerin de yardımı ile Ravza’nın duvar ve kubbelerindeki celî sülûs ayet, hadis ve kasideleri yazmıştır. Burada onun kaleminden çıkan cellerin toplamı 2000 metreyi bulmuştur. Bu rakam, dünya üzerinde, bir camide kuşak biçiminde bulunan en uzun mesafeli yazıyı ifade etmektedir.

Ravza-i Nebî kıble duvarlarında bugün de hayranlıkla izlenen yazılar, bir daha kolay yazılamayacak güzellikte tasarlanmış ve büyük bir ustalıkla ahşap üzerine uygulanmıştır.

Kaynak: Kayı IX Sayfa 156-163

 

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published.