«

»

Altın zincirin ondört halkası

Abdülhâlık Goncdüvânî’den İmam-ı Buhariye; Seyyid Emir Külâl’dan Hacegi Muhammed Emkenegi’ye Özbekistan evliyaları…

“Eğer bütün halleri ve buluşları bize verseler, fakat ehl-i sünnet itikadını kalbimize yerleştirmeseler halimi harap, istikbalimi karanlık bilirim. Şayet bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi ehl-i sünnet itikadı ile süsleseler hiç üzülmem”

Ubeydullah-ı Ahrar

   Özbekistan; Buhar,. Semerkand, Taşkent, Fergana, Tirmiz ve Urgenç gibi alim ve velileri ile meşhur olmuş ilim merkezlerini bünyesinde bulundurmak­tadır. Bu bölgeye İslâm ordulan ilk defa Hazret-i Muaviye devrinde Ubeydullah bin Ziyad komutasında geldiler. Daha sonra Kuteybe bin Müslim ve Said bin Osman bin Affan komutasın­da gelen İslâm ordulan Buhara ve çev­resini alarak İslâmiyet’i bu bölgede yay­dılar. Özellikle Kuteybe bin Müslim, Buhara’yı fethettikten sonra, İslâmi­yet’in yayılması için geceli gündüzlü ça­lıştı. Buhara’nın bir çok yerine mescidler yaptırdı. 712 senesinde kale içinde bulunan puthanenin yerine büyük bir cami inşaa ettirdi. Mescidlerde. mek­teplerde din ve fen ilimleri okutulmaya başlandı ki, bu suretle yetişen alimler buradaki eğitimin yüksekliğine işarettir. Ne var ki biz burada onların en büyük­lerini zikretmekle yetineceğiz.

   Hadislerin dayanağı

   Özbekistan’daki alimlerin ve velile­rin en büyüklerinden biri İmam-ı Buha­rı hazretleridir. 810 (h. 194) senesinde Buhara’da doğdu ve Buhârî nisbesiyle şöhret buldu. Hadis-i şerif ilminde en yüksek dereceye yükseldi. Kur’an-ı ke­rimden sonra İslâm dininin en kıy­metli kitabı olan Buhârî-yi Şerif adıy­la meşhur hadis kitabını yazdı. Hadis ilminde çok yüksek bir dereceye yükse­len Buhârî, üç yüz binden fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezberledi. Bu sebeple kendisine hadis imamı adı veril­di ve İmâm-ı Buhârî namıyla meşhur oldu.

   İmâm-ı Buharî’den hadis-i şerif işitip rivayet edenlerin sayısı doksan bin­den fazladır. Gittiği yerlerde, etrafı ha­dis-i şerif almak ve öğrenmek isteyen­lerle dolup taşardı. Nişabur’a gittiğinde kendisini dört bin kişi karşılamıştı. O. alimler arasında; Müslümanlar’ın ima­mı, hadislerin dayanağı, dinin koruyu­cusu gibi lakaplarla anılırdı.

   İbni Huzeyme onun hakkında; “Bu gök kubbenin altında Resulullah Efendimiz’in hadis-i şeriflerini İmâm-ı Buhârî’den daha iyi bilen ve daha fazla ezberleyen bir kimseye rastlamadım” demiştir.

   İbrahim Devraki ise onun hakkında şöyle söylemektedir:

   “Aralarında bulunduğun müddetçe

   Müslümanlar hayır içerisindedir.

   Sen kaybedildiğin zaman

   Artık dünyada hayır yoktur.”

   İmâm-ı Buhârî 870 (h. 256) senesi Ramazan Bayramı gecesi Semerkand’ın bir kasabası olan Hartenk’de vefat etti. Cenaze namazı bayram na­mazından sonra kılınıp defnedildi.

   Evliyanın büyüklerinden, silsile-i aliyye denilen büyük alim ve velilerin sekizincisi olan Yusuf-ı Hemedani haz­retleri yetiştirdiği iki mühim talebesi ile Türk ülkelerinin bir veliler ordusuna dönmesini sağladı. Bunlardan bir tane­si Ahmed-i Yesevî diğeri ise Abdülhâ­lık Goncdüvânî hazretleridir. Ahmed Yesevi Türkistan tarafına göç edip, in­sanları irşad ederek büyük hizmetler ya­parken Abdulhâlık Goncdüvânî ise Buhara, Semerkand ve çevresinde in­sanlara doğru yolu gösterdi.

   Nur çeşmesinin başı

   Abdülhâlık Goncdüvânî fen ve din ilimlerinde çok yüksekti. Hızır aleyhisselam ile görüşüp sohbet ederlerdi. İnci gibi düsturlarından bir kısmı şu şekilde­dir:

   “Yavrucuğum sana ilim tahsili ile edep öğrenmeyi tavsiye ederim. He­men her zaman Allahü teâlânın hu­zurunda olduğunu bil ve dikkat et. Geçtiğimiz asırlardaki büyük alimle rin izini bırakma. Resulullah Efendi­mizin sünnetine uygun davran. O sünnetin hakiki uygulayıcısı olan eshabın davranışını da gözünden ırak etme. Fıkıh ve hadis öğren. Cahil ta­rikatçılardan sakın. Şöhret peşinde koşma, şöhret afettir, tehlikelidir. Hemen her halinle insanlardan biri gibi yaşa. Bidat sahibi sapıklar ile ve dünyaya düşkün kimselerle arkadaşlık etme…”

Abdülhâlık Goncdüvânî 1180 (h. 575) yılında Goncdüvan’da vefat etti. O, vefatından evvel şöyle bir kıta söyle­mişti.

“Dosta mübarekim ve düşmana musibetim

Cenkte demir gibi ve sulhta mum gibiyim

Nûr çeşmesinin bası Goncdüvan, menzilimizdir

Rum kapışma kadar iki ağızlı kılıç vururum.”

Onun o gün için hiçbir mana verile­meyen bu sözlerinin sırrı vefatından 332 yıl sonra ortaya çıktı. Söyleki:

1512 (h. 918) yılında Eshâb-ı kiram düşmanı Safevîler yüz bin kişilik talimli asker ile Ceyhun nehrini geçerek Maveraünnehr vilâyetlerine hücum ettiler. Çok kan döküp büyük tahribat yaptılar. Oradan Buhara’ya yöneldiler. Pek çok kaleyi zaptettiler. Girdikleri yerlerde Ehl-i sünnet alimlerinin kabirlerini ve türbelerini yıkıp hakaret ediyorlardı. Nihayet Goncdüvan kalesini de abluka al­tına aldılar. Niyetleri burada bulunan ve Müslümanlar’ın ziyâretgahı olan Ab­dülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin ka­birlerini yakmak ve yok etmekti. Tam şehre hücuma geçtikleri sırada kaleden çıkan beş bin Özbek askerinin etrafında bulunup kendilerine saldıran beyaz atlı ve yeşil sarıklı askerleri gördüler. Başlarında heybetli ve nûrânî, mübarek bir zat elinde iki ağızlı kılıcı ile Safeviler’i işaret edip hücuma geçtiklerinde ekin tarlasına giren orakçılar gibi düşmanları biçmeye başladılar. Ehl-i sünnet düş­manları kısa sürede bozguna uğrayıp geri dönmemek üzere kaçtılar.

Zaferden sonra binlerce kişi Abdül­hâlık Goncdüvânî hazretlerinin kabrini ziyaret edip Cenâb-ı Hakk’a şükretti­ler.

Şehitlerin efendisi

Özbekistan’da yetişen velilerin bü­yüklerinden biri de Necmeddin-i Küb­ra’dır. 1145 (h. 539) senesinde Harezm köylerinden Hayvek’te doğdu. Çocuk yaşta ilim tahsiline başladı. İs­kenderiye, İsfehan, Hamedan, Nişabur ve Mısır’ı gezerek pek çok alimden ilim tahsil etti. Fıkıh, tefsir ve hadis alimi ol­du. Tasavvufta yüksek derecelere ka­vuştu. Bundan sonra memleketi Harezm’e gelerek insanları irşada başladı, îlim öğretmek yolunda çok gayretliydi. İstisnasız bütün insanlara yardım etme­ye, faydalı olmaya gayret ederdi. Onun dergahı fakirlerin sığınağı idi. Büyüklü­ğü, üstünlüğü herkes tarafından bilinir, kendisine hürmet edilirdi. Necmeddin-i Küba, bir taraftan çok kıymetli tale­beler yetiştirirken, diğer taraftan da kendisinden sonra gelenlere faydalı ol­mak üzere eser ve risaleler kaleme aldı.

Bu sırada bölgede Moğollar’ın kor­kunç zulüm ve katliamları hüküm sürü­yordu. Kısa bir süre sonra şimdiki Öz­bekistan toprakları da bu zulüm ateşinin içerisinde kaldı. Cengiz’in askerleri he­nüz Harezm’e gelmeden önce Nec­meddin-i Kübra talebelerini toplayıp; “Hepiniz memleketlerinize gidiniz! Şark’dan fitne ateşi geliyor. Her tara­fı yakacaktır. İslamiyet’te bu kadar büyük bir fitne görülmemiştir.” dedi. Talebeleri: “Duâ buyursanız da bu be­la Müslüman memleketlerinden uzaklaşsa” dediler “Bu kazâ-i mübremdir. Duâ bunu gideremez.” buyur­du. Talebeleri Horasan’a gitti.

Moğollar Harezm’e girdiklerinde Necmeddin-i Kübra da sevenlerinin ve kalan talebelerinin başında cihada çıktı. Pek çok Moğol’u öldürdükten sonra şehid düştü. Şehid olduğunda bir kafirin saçını tutmuş idi. Şehadetinden sonra kimse saçı elinden alamadı. Sonunda mecbur kalıp saçı kestiler.

On üçüncü asır pek çok ülkede ol­duğu gibi Buhara, Semerkand, Taşkent ve çevresinde de Moğol zulmü altında geçti. Yetişen binlerce İslâm alimi şehid edildi. Yazılan kıymetli eserler yakıldı. Medreseler yıkıldı. Buhara ve Semerkand’dan kaçanlar Moğol ordusundan haber soranlara: “Moğollar yıktılar, yaktılar, öldürdüler ve gittiler” diye­rek acı bir gerçeği ifade ediyorlardı.

Nur halkaları

Bütün bu acı gelişmelere rağmen Özbekistan bölgesinde ilmî faaliyetler ve çalışmalar durmadı. Buhara’ya 30 km uzaklıktaki Rivger köyünde dünyaya gelen Arif-i Rivegerî Abdülhâlık Goncdüvânî ile tanışıp, derslerinde bu­lunup kemale ermişti. Hocasının vefatından sonra insanlara Peygamber Efendimiz ve eshabının yolunu öğret­me işine o memur oldu. Himmet, ina­yet ve gayretlerini Allahü teâlâ’yı ara­yanlara sarf eyledi. Uzun bir ömür süren Arif-i Rivegerî hazretleri 1315 (h. 715) senesinde Rivger’de vefat etti. Kabri oradadır.

Arif-i Rivegerî ile aynı dönemlerde yaşayan büyük bir veli de Mahmud-ı İn­cir Fagneuî hazretleridir. Buhara’nın Fagne köyünde doğan Mahmud-ı İncir Fagneuî, Arif-i Riuegerî’nin sohbetle­rinde yetişti. İnsanları Hakk’a davet eden, doğru yolu gösterip, hakikî saa­dete kavuşmalarını sağlayan silsile-i aliyye denilen büyük alim ve velilerin onbirincisi oldu. Binlerce kimsenin da­laletten hidayete, doğru yola ve saade­te kavuşmasını sağladı. O da hocası gi­bi aynı yıl (1315/715) vefat etti. Vefa­tından önce hilafeti Ali Râmitenî haz­retlerine vermiş ve bütün talebelerini ona ısmarlayıp emanet etmişti.

Buhara yakınlarındaki Ramiten ka­sabasında doğan Ali Râmitenî, küçük yaşta ilim tahsiline başlamış, aklının çokluğu ve zekasının parlaklığı, kavra­yış ve kabiliyetinin yüksekliği dolayısıyla kısa zamanda önemli mesafeler katetmişti. Zahirî ve batınî ilimleri tahsilden sonra hikmet ve marifet kaynağı Şeyh Mahmud-ı İncirFagneviye talebe ol­du. Ondan, manevî yönden çok üstün makamlar elde etti. Ardı arkası gelme­yen vilayet, evliyalık derecelerine kavuş­tu. Öyle ki şaşırmışların sığınağı, doğru yoldan ayrılanların rehberi, hakka davet edenlerin büyüklerinden oldu. Silsile-i aliyyenin onikinci halkasını teşkil etti.

Altın halkanın on üçüncüsü ise Bu­hara ile Râmiten arasında yer alan Semmas köyünden çıktı. Hace Ali Râmîtenî hazretlerinin yetiştirdiği Muhammed Baba Semmasî hocasının vefatından sonra yerine geçti ve çok tale­be yetiştirdi. İçlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu. Bu talebelerinin başında kendisinden sonra yerine geçen Seyyid Emir Külal hazretleri gelmektedir.

EMİR KÜLAL VE EMİR TİMUR

Buhara’nın Sühârî kasabasında do­ğan Seyyid Emir Külal hocası Muhammed Baba Semmasinîn vefatın­dan sonra irşad makamına geçti. Onun binlerce talebesi arasında dünyanın en cihangir hakanından biri de bulunu­yordu.

Emir Külal talabeleriyle Gülabad ile Fetihabad arasındaki yeşillik bir mevki­de sohbet ederlerken yakınlarından geçmekte olan Timur Han onları gör­dü ve “Bunlar kimlerdir?” diye sordu. ”Emir Külal ve talebeleridir” dediler. Timur Han bu sözü duyar duymaz, kal­kıp süratle yanlarına koştu. Huzuruna varıp, fevkalade bir edeple önünde dur­du. Sonra şöyle dedi: “Ey dinin büyük alimi! Ey doğru yolun ve yakın yolu­nun kılavuzu! Burada bize de biraz sohbet ediniz ve nasihatte bulununuz” diye yalvardı. Emir Külal de:

“Dervişlerin sözleri gizli olur. Bu bi­zim vazifemiz değildir. Büyüklerin ruhaniyetinden bir işaret olmadıkça, bir şey söylemeyiz. Hiçbir zaman kendinden bir söz söyleme ve gafil olma. Görüyorum ki senin başına mü­him bir çıkacak ve bunda muvaffak olacaksın” buyurdu.

Emir Külal, sonra talebeleri ile yo­luna devam edip zaviyesine geldi. Ce­maatle birlikte yatsı namazını kıldı. Sonra bir müddet oturup büyüklerin ruhâniyetine teveccüh etti. Bir ara Şeyh Mansur adındaki talebesini yanına ça­ğırdı ve: “Hiç durma süratle Emir Ti­mur’a git. derhal Harezm tarafına harekete geçmesini söyle. Eğer oturuyorsa hemen kalksın, ayakta ise harekete geçsin, hiç durmasın. Çün­kü velilerin ruhâniyetleri, onun ve oğlunun bütün memlekete baştan ba­şa hâkim olacağını bildirdi. Harezm’i alınca Semerkand’a hareket etsin.” diyerek Timur’a gönderdi.

Timur Han bu haberi alır almaz, hemen ordusunu harekete geçirdi. O, gideceği yolun yarısına vardığı sırada düşmanları Timur Han’ın bulunduğu yere hücum ettiler. Fakat çoktan yerini terketmişti. Timur Han Harezm’e yü­rüyüp orayı aldı. Sonra Semerkand’a yürüdü, orayı da fethetti. Böylece her gün yeni bir zafere ulaşıp hep muzaffer oldu ve işleri daima iyi gitti.

1370 (h. 772) senesinde Suhârî’de vefat eden Seyyid Emir Külal hazretle­rinin yerine talebesinden Şâh-ı Nakşibend Behâeddin Buhârî hazretleri geçti. Buhara’ya beş kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-ı Arifân’da 1318 (h. 718) yılında doğdu. Behâeddin Bu­hârî, islâm alimlerinin en meşhurların­dan biridir. Tasavvufta en yüksek dere­celere ulaşmıştır. Zamanında ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pek çok kimse ebedî saadete kavuşmuş­tur.

Zamanın kutbu

Behaeddin Buhari hazretleri 1389 (h. 791)’da yine Kasr-ı Arifan’da vefat etti. Kabri oradadır. Yerine geçen ve en büyük talebelerinden biri olan Alaeddin-i Attar, silsile-i aliyyenin on altıncı­sıdır. Behaeddin-i Buhârî hayatta iken, bütün talebelerinin yetiştirilmesini Alaeddin-i Artara bırakıp “Alaeddin, bi­zim yükümüzü hafifletti” buyurmuştu. Sohbetinin bereketi ve güzel terbiyesi sebebiyle, çok kimseyi kemal derecele­rine çıkardı. Alaeddin-i Attar hazretle­ri dünyayı terketmek ve gönlü Rabb’ine bağlamak hususunda talebelerini çok ikaz ederlerdi.

Bunun çaresini şu şekilde gösterir­lerdi: ”Kendisini dünyaya bağlayan şeylerin hangisinden istediği an vazgeçebiliyorsa, bunun maksada mani olmadığını anlamalıdır. Hangisini terkedemiyorsa ve gönlünü ona bağlı tutuyorsa onun Hakk yoluna mani olduğunu anlamalı ve o bağlılığın ke­silmesine çalışmalıdır. Bizim hocamız Şah-ı Nakşibend, o kadar ihtiyatlı idi ki, yeni bir elbise giyse; ‘Bu elbise fa­lan kimsenindir’ diyerek onu emanet gibi giyerlerdi.”

Sultanların sultanı

Alaeddin Attar 1400 (h. 802) se­nesinde Buharanın Cağanyan nahiye­sinde vefat etti. Ondan sonra Özbekis­tan’da yetişen en büyük veli Ubeydullah-ı Ahrar hazretleridir. 1403 (h. 806) senesinde Taşkent’te doğan Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri silsile-i aliyyenin on sekizincisidir. Büyük veli Yakub-ı Çerhi hazretlerinin sohbetleri ile kemale gelmiştir. Binlerce talebesi ve seveni vardı. Zamanının sultanları üzerinde de büyük bir tesire sahipti. Sultanlara sözü geçer, Müslümanlar’ın rahatı için onla­ra nasihat ederdi. Kendisi şöyle anlat­mıştır: “Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamanımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz Müslümanla­r’ı zalimlerin şerrinden korumaktır. Bu sebeple, padişahlar ile görüşmek ve onların gönlünü dilediğimiz istikâmete çevirmek bize vazife olmuştur.” Türkistan beylerinden Mirza Ebû Said, Mirza Ömer ve Mirza Mahmud, Ubey­dullah-ı Ahrar’ın bağlılarından idiler.

Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri keşif ve kerametlerden söz açıldığında buyu­rurdu ki: “Eğer bütün halleri ve buluş­ları bize verseler, fakat, ehl-i sünnet ve cemaat itikadını kalbimize yerleştirmeseler, halimi harap, istikbalimi karanlık bilirim. Şayet bütün harap­lıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbi­mizi ehl-i sünnet itikadı ile süsleseler hiç üzülmem.”

Böylece O ehl-i sünnet itikadının önemini çok açık bir şekilde belirtiyor­du.

Özbekistan’da son nûrlar

Ubeydullah-ı Ahrar’ın 1490 (h. 895) senesinde Semerkand’da vefatın­dan sonra vazifesini on iki sene müddet­le, onun kalplere şifa olan sohbetlerinde bulunup velilik derecesine yükselen Ka­dı Muhammed Zahid hazretleri aldı. Kadı Muhammed Semerkand’lı olup doğum tarihi bilinmemektedir. Kadı Muhammed Zahid’den sonra (vefatı 1530) yerini talebelerinden Derviş Mu­hammed hazretleri aldı. Ondan sonra (vefatı 1562) Buhara’nın Emkene şeh­rinde doğup yetişen Hacegî Muham­med Emkenegî hazretleri ehl-i sünnet yolunu yayma işine memur oldu. Yetiş­tirdiği velilerin en basta geleni, talebesi ve kendisinden sonra halifesi olan Mu­hammed Bâkibillah‘tır. Muhammed Bâkibillah bir gece rüyasında Muham­med Emkenegî hazretlerini görmüş, hocası ona; “Ey oğul! Senin yolunu gözlüyorum” buyurmuştu. Bunun üze­rine derhal huzuruna geldi. Hacegî haz­retleri ona feyz verip yüksek faydalara kavuşturdu. Sonra Bâkibillah hazretle­rine: Sizin işiniz, Allahü teâlâ’nın yar­dımı ve bu yüksek yolun büyüklerinin ruhlarının terbiyeleriyle tamam oldu. Tekrar Hindistan’a gitmemiz lazım. Çünkü bu silsile-i aliyyenin, orada si­zin sayenizde parlıyacağını görüyo­rum. Bereket ve terbiyenizden çok is­tifade edip, büyük işler yapacak kim­seler gelecek” buyurdu.

Böylece Abdülhâlık Goncdüvânî ile başlayan silsile-i aliyyenin Semerkand ve Buhara bölgesindeki halkası, Hacegî Muhammed Emkenegî hazret­leri ile Hindistan’a kadar uzatılmış olu­yordu. Özbekistan bölgesinde 1150’li yıllarda silsile-i aliyye büyüklerinin yetiş­mesi Hacegî Emkenegî hazretlerinin 1599’da vefatına kadar sürmüş. Maveraünnehr bölgesi binlerce alim ve evliya ile dolmuştur. Öyle ki buradan yayılan, ilim ve marifet ışıklan sebebiyle “Maveraünnehr Tur-ı Sina gibi oldu” denil­miştir. Dünyanın dört bir tarafına, bura­da yetişen veliler, ehl-i sünnet yolunu yaymışlardır. O büyüklerin eserlerinden ve ruhaniyetlerinden istifade ile bugün de evlatları aynı ideallerle yetişebilmeyi beklemektedirler.

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Not: Bu makale Tarih ve Medeniyet Dergisi Sayı 42 Eylül 1997 Sayısında yayınlanmıştır.

1 yorum

  1. Tuğba KURT

    Allah çç razı olsun Kıymetli Hocam. Yüreğinize ağzınıza sağlık değerli bilgileriniz için..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>