Arakan eşittir İslam 17.9.2017 Türkiye Gazetesi

Bir bölgenin tarihini anlamak için oraya verilen isimler de büyük rol oynamaktadır. Zira isimler genelde oraya sahip olan milletlere ve medeniyetlere göre değişmektedir. Her isim kendi medeniyetinden haber vermektedir. İsimler unutulursa tarih ve medeniyetler de unutulmaya yüz tutar. İngilizlere dikkat ederseniz hâkim oldukları yerlerde tahribata, öncelikle isimleri değiştirmekle başlarlar. İşte şu anda maruz kaldığı insanlık dışı soykırım nedeniyle dünya gündemine oturan Arakan’a bu noktadan da bakmak gerek.

Malum neseb-i gayri sahih insan gibi uydurukça kelimeleri bir tarafa bırakırsanız her kelimenin de bir geçmişi bir manası bulunmaktadır. Bakınız Arakan kelimesinin etimolojisini araştıralım dedik. Karşımıza İslam’ın beş şartı çıktı. Arakan’ın kök harfleri rükün ve onun da çoğulu erkan. İşte bu erkan veya arkandan galat olarak Arakan hâlini almış. İslam’ın erkanına uyulduğu için bu adı taşıdığı belirtiliyor. Bir anlamda İslam’ın esaslarını yani kelime-i şehadet, namaz, zekât, oruç ve haccı hatırlatan bir kelime olmuş Arakan. Bu ismin Bengal sultanlarının bölgeye hâkim olmasıyla oraya alem olduğu ve Bengal Sultanı Bahadır Şah tarafından bastırılan madeni paralarda “Arakan” yazılı olduğu belirtilmektedir.

Arakan’ın daha kadim ismi ise Roang ya da Rohang olarak geçmektedir. Bölgeye ilk gelen Müslümanların ise Arakan’dan önce Raham Borri ismini kullandığı da rivayet olunmaktadır. Raham/Rahman’ın lütfu manasına geliyordu. Bugün Myanmar adı ile anılan bölgenin eski isimlerinden biri de Burma ve Birmanya idi.

Günümüzde eğitim müfredatımızın da tartışıldığı şu günlerde aslında eksikliğin neler olduğu öylesine bariz ortaya çıkıyor ki. Fakat “dinini, tarihini, ecdadını, medeniyetini, anane ve geleneklerini, örfünü tanımasın bilmesinler” diyen bir muhalefet var bu ülkede. Gençlerimize, dinine ve şanlı ecdadının tarihine dair ne vermek istesen derhâl harekete geçiyorlar. Günlerce TV’lerde ahkam kesiyorlar. Bunlar İngiliz müstemlekesi gibi çalışıyorlar. Halbuki müfredat asıl bu yönleriyle o kadar değişime hasret ki. Biz teferruatla uğraşırken asıl ortadan kaybolup gidiyor.

İngilizler ve biz

Misal olarak Arakan’da dedelerinin yattığından habersiz yetişen nesillerdik biz. Oysa İngilizler Lozan’da İtilaf Devletlerinin ve hususiyle kendilerinin mezarlıklar meselesini bilhassa gündeme taşıyorlardı. İngiliz Lord Curzon:

“Biz savaş sırasında ölen kahraman askerlerimizin ve denizcilerimizin Türk ülkesinin çeşitli yerlerinde bulunan mezarlarını kapsayan toprakların mülkiyetiyle birlikte müttefiklere verilmesini istemek zorundayız…” diyerek Çanakkale’yi elimizden almak için gelip orada ölen vatandaşlarının haklarını pervasızca savunuyordu. Neticede uzun tartışmalar sonucunda Lozan’ın 128. maddesi ile şu hususu bize dikte ettirmişlerdi:

“Türk Hükûmeti, İngiliz İmparatorluğu, Fransız ve İtalya Hükûmetlerine karşı, kendi ülkesinde, bunların, savaş alanında can vermiş ya da yaralanmış, kaza ve hastalık yüzünden ölmüş askerleri ve denizcileriyle, tutsaklıkta ölmüş savaş esirleri ve gözaltı edilmiş sivillerine ait mezarları, mezarlıkları, toplu ceset çukurları ve onları anmak için dikilmiş anıtları kapsayan toprak parçalarını [arsaları] bu Hükûmetlerin kullanımına ayrı ayrı ve sürekli olarak bırakmayı yükümlenir…” 

İngilizler bizden bunları isterken, biz ise onların I. Cihan Harbi’nde esir alıp yedi bin km ötelere götürdükleri ve işkencelerle öldürdükleri şehitlerimizi ne yazık ki unutmuştuk! Nisyana unutulmuşluğa terk etmiştik. Neredeyse yarım asır bizim gündemimize dahi girmedi. Ta ki 1962 yılına kadar…

Gömüldüler ne hazin…

1962 yılında Delhi Büyükelçisi Seyfullah Esin Bey, Birmanya Hükûmeti ile temasa geçerek buradaki Türk şehitliklerinin yerinin tespiti için yardımlarını rica etmişti. Bilgisi olduğu bu şehitlikle ilgili araştırmada bulunmak istediğini belirttiğinde, soğuk karşılanmış ve yardımcı olunamayacağı cevabını almıştı. Şayet şehitlerimizin kemikleri Türkiye’ye taşınacak olursa kendilerine yardımcı olabileceklerini söylemişlerdi. Seyfullah Bey bu durumu bir taraftan Dışişleri Bakanlığımıza bildirirken, diğer taraftan da, şehitliklerin yerini tespit ve durumlarını tetkik ile neticeyi bağlı bulunduğu Bakanlığa bildirmek üzere araştırma yapmaya karar verdi.

Tanınmış Türk kültür ve sanat tarihçisi eşi Emel Esin Hanımın verdiği bilgilere göre, Seyfullah Bey’in şehitlikleri bulmak adına verdiği mücadelede çaresiz kaldığı o anda, Rangoon şehri Müslümanları imdada yetişiyor. Bu şehrin II. Abdülhamid Han döneminde ve I. Cihan Harbi sırasında Türkiye’ye yardımlar hususunda da başı çektiğini söyleyelim. Bunlar Seyfullah Bey ile eşi Emel Hanıma şehitliklerin yerlerini tek tek gösteriyorlar.

Döneme şahitlik etmiş bulunan yaşlı Arakanlı Müslümanların anlattığına göre, 1916 yılında Rangoon’a getirilen Türk esirleri muhtelif kamplara yerleştirilmiş. En önemli kamp, Mandalay’ın yakınında 17. yüzyıldan beri Müslümanlarla meskûn Meiktila imiş. Meiktila kasabasının güneyinde, bir de cami olduğunu ve bine yakın şehidimizin bu caminin yanında medfun olduğunu öğreniyorlar.

İngilizlerin bu bölgeye getirdikleri Türk esirlerine reva gördükleri ağır muamelelere şahit olan yaşlı insanlar uzun uzun naklediyorlar. Son derece duygulanan Emel Hanım şu bilgileri de vermektedir:

“Bu yıkılmış mezar taşlarının hepsine müşterek gurbet ve hasret acısını ifade eden, kendisi de parçalanmış Türkçe yazılı bir çimento parçası da bulduk. Muhtemelen şehitliğin girişinde bulunuyordu ve esir bir Türk zabitinin eseriydi. Mezar taşlarındaki nesih hattan ayrı çok güzel bir rik’a ile yazılmıştı. Kalan çimento parçasında, son devir Osmanlı üslubunda yazılmış bir ibarenin kısımları okunuyordu; ‘Eğil huşû ile, zâir! Bu bir hazire-i gam/Kazâ-i Harb-i Umumide…gömüldüler, ne hazîn!’

Caminin imamı işaret etti ve şehitlere rahmet dilemek için eller açıldı. Birmanyalı imam Feth Suresini okumaya başlayınca 50 yıl (şimdi artık 100 yıl) evvel Türk kasabalarından, köylerinden, bu yatan askerler yola çıkarken okunan Feth Suresinin uzak aksini sanki duyduk ve gözyaşlarımızı tutamadık…” (Geniş bilgi için bkz. turkalemiyiz.com) 

Teşekkür 

İki haftadır Diyanet’in mutlaka Arakan için harekete geçmesi gerektiğini belirttim. Bu hafta cuma hutbesinde dile getirilip yardım toplandı. Bence her ayın bir haftası mutlaka bu durum bir müddet devam ettirilmeli. Kimbilir Arakanlılar ülkelerinde şehit düşen ve Anadolu’nun neresinden olduğu belli olmayan ecdadımız için ne kadar gözyaşı döktüler. Onlara ne Fatihalar okudular, bilemiyoruz. Bugün bu görev bize düşmektedir. Devlet büyüklerimiz bu konuda maddi manevi girişimlerde bulunmaktadır. Milleti bu tarihî vazife karşısında birleştirmek ise en kolay şekilde Diyanet’in elindedir. Cuma günleri bir araya gelmenin bir rahmeti de budur. Diyanet’i tekrar tebrik ederken toplam olarak ne kadar toplandığını, nerelere ulaştırıldığını millet ile paylaşarak devamının getirilmesini dilerim. Eskiler El ihsan-ı bi’t-temam derlerdi. Yani iyiliği tam yapmak ve sürdürmek lazım…

TEFEKKÜR 

Fariğ ol mihnet evidir çün hakikatde cihan
Kime açıldı belâ dârında rahat kapısı

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
17.09.2017 Türkiye Gazetesi

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published.