Bir konferanstan bugüne! 12.11.2017 Türkiye Gazetesi

Bugün söz arasında Tersane veya İstanbul Konferansı denilse kime ne çağrıştırırdı acaba! Tarihi, tarafları, neler yaşandığı, nelere sebep olduğu gibi sualler tevdi edilse neler anlatabilirdik? Yakın tarihimizin, devletler-arasında yaşanan belki de en ibretlik konferanslarından biridir.

Sultan II. Abdülhamid Han tahta henüz yeni çıkmıştır. Osmanlı Devleti Sırbistan, Bosna Hersek ve Bulgaristan isyanları ile boğuşmaktadır. Ordumuz asileri sindirdikçe batılılar “Osmanlı ülkesinde Hristiyanlar boğazlanıyor” diyerek dünya kamuoyunu üzerimize kışkırtıyorlardı. İşte bunun neticesinde Osmanlı Devleti’ne nota verilmiş ve İngiliz, Rus, Fransız, İtalya, Alman ve Avusturya ülkelerinin delegeleri çözüm için İstanbul’da toplanmışlardı.

Tersanede ayrılan bir dairede toplandığı için “Tersane Konferansı” diye de anılan İstanbul Konferansı 23 Aralık 1876 tarihinde açıldı. Konferansa Osmanlı Devleti Hariciye Nazırı Safvet Paşa başkanlık ediyordu. Görüşmeler sürerken birden dışarıdan top sesleri gelmeye başladı. Safvet Paşa memnun ve kendinden emin bir şekilde delegelere dönerek;

“Duyduğunuz bu top sesleri, bütün Osmanlı memleketleri için Kanun-ı Esasî’nin ilân olunduğunu haber vermektedir. Bu dakikadan itibaren Osmanlı Devleti meşrutî hükûmetler arasına girmiştir” dedi.

Zira aynı gün Mabeyin Başkâtibi Said Bey’in Babıâliye getirmiş olduğu Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyeti ilân eden hattı hümayun binlerce vatandaşın huzurunda okunuyordu (23 Aralık 1876).

Sadrazam Midhat Paşa, Avrupalıları tarafına çekmenin tek yolunu Meşrutiyeti ilân etmekte görüyordu.. Sanki Meşrutiyetin ilânı ile Avrupa devletleri, Rusya’ya karşı Osmanlı safına geçecekti. Bütün tartışma maddeleri çözümlenecekti. Öyle ki ona göre Meşrutiyet kurtuluştu. Bu itibarla yeni tahta çıkan Abdülhamid Han’ı, ekibiyle birlikte yarı tehdit yarı nümayişlerle meşrutiyeti ilana zorlamışlardı. O kadar inanmışlardı ki Safvet Paşa sözlerini söyledikten sonra yanındaki Edhem Paşa ile birlikte “artık görüşecek bir husus kalmamıştır” diyerek toplantıyı terkettiler. 

Oysa diğer altı devletin delegesi bu sözleri hiç duymamış gibiydiler. Osmanlı Devleti’nin istiklâli ile bağdaşmayacak kararlar aldılar. Midhat Paşa şaşkındı. İngiliz delegesine boşuna yalvaracaktı. Osmanlı Devletini Rusya ile sonu belirsiz bir gailenin içine atmak istemeyenleri ise; “Biz Anadolu’ya dört yüz atlı ile geldik. Yine dört yüz kişi kalıncaya kadar savaşırız” gibi boş sözlerle susturacaktı. Sonunda İngiliz ve Avrupalılara güvenilerek ilan ettikleri meşruti idare ile devleti 93 Harbi’ne, bir anlamda tarihimizin en felaketli yıllarına teslim edivereceklerdi.

Aradan geçen 141 sene sonunda tarih fukarası bir devlet adamımızın Strasburg’da Avrupa Konseyi genel sekreteri ile görüşürken “evimde gibiyim” deyişi Midhat Paşa’yı hatırıma getirdi. O da İngilizleri ve Avrupalıları evinin halkı gibi göruyordu. Oraları eviniz gibi görürseniz ve güvenirseniz bir gün asıl evinizi de bulamayabilirsiniz! 

Gazi ve düşündürdükleri! 

Birkaç gün önce şehir magandaları tarafından gazilerimiz yolda arabalarının önü kesilerek darbedildiler. Bu hadise toplumda haklı olarak büyük bir infial uyandırdı. Bakanlık davaya müdahil olacağını açıkladı. Cumhurbaşkanımız yapanları terörist olarak vasıflandırdı. Gerçekten de ne dense az.

Faillerin babaları ise ibretlik sözler söyledi. “Gazi olduklarını bilmediklerini yoksa asla böyle bir şey yapmazlardı” diye konuştu. Bence işte asıl bu ifadelerin üzerinde durulması lazım.

Toplumda bazı insanlar konumları, durumları sebebiyle öne çıkabilir. Ama insan olmak, masum olmak, suç işlemek her hâl ve şartta eşit şekilde değerlendirilmelidir. Yolda bir insana saldırmakla polise saldırmak milletvekilini darbetmek cezai müeyyide bakımından ayrı ayrı mı değerlendirilecektir!

Suç suçtur. Yine yakın bir geçmişte bir magandanın sokakta yaşlı bir kadını yumrukladığını gördük. İlk celsede dışarı çıktı. Bu genç tıp fakültesinde okuyordu. Yani insanlara şefkat etmesi gereken, yardımcı olacak olan, şifa dağıtacak olan bir tıp talebesi. İşte bu genç sokakta hiç tanımadığı masum ve yaşlı bir hanımefendiyi darbetti. Bu da kadındı. Adam olsa çocuk olsa ne değişecekti. Bugün kadını veya gaziyi döven yarın başka yerde kimleri dövmez ve kimlerin yolunu kesmez ki?

Bu ülkede yol vermedi diye her gün ne insanlar dövülüyor ve ne cinayetler işleniyor. Farklı konumlarını dile getirmek değil suçu lanetlemek önemli. Başka masum yavruların kafası gözü kırılsa bu tepkimiz olacak mıydı? Bu itibarla hadiseleri önce insani yönüyle ve suçun şekliyle ele almalıyız. İnsana yapılan saldırıyı insanlığa yapılmış olarak görmeliyiz. Suç işleyecek adam korkmalıdır. Kadını dövüp dışarı çıkan adam gibi pişkin pişkin yürümemelidir!

Şayet mağdurları kadın, gazi, milletvekili, sporcu, sanatçı ve bilmem ne diye değerlendirirsek başkalarına karşı aynı suçu hoş görme gibi bir sakat düşünceye düşmüyor muyuz? Bir anlamda suçu meşrulaştırdığımızın farkında mıyız?

Mazlumun dinine, cinsiyetine ve konumuna bakılmadan cezası hak ettiği şekilde verilebilse gazi de kadın da çocuk da kurtulur. Aksi hâlde “ben gaziyim bana vurma” mı denecektir! Alnına “gazi” diye mi yazdıracaktır?..

Yolda masum bir kadını döven adam doktorluk yapamaz!

Çocukları taciz eden kişiler, öğretmenlik mesleğini yerine getiremez.

Nihayet sokakta yol kesen, adam döven magandaya bu sinirli yapısıyla araba kullanamaz deyip trafikten ömür boyu men ve ağır para cezaları verebiliyor musun?

İşte o zaman herkes insan olduğunun insanlığının farkına varacaktır belki. Her bakanlık bence asıl bunun takipçisi olmalıdır.  

Bugün gaziye yapılanlara verilen ceza, yarın sıradan normal vatandaşlara yapılanlara karşı da emsal olmalı ve aynı cezaya çarptırılmalıdır. Aksi hâlde insanlığı kendimiz katletmiş oluruz.

TEFEKKÜR
    İncinmemek istersen eğer mülk-i fenada
Bir kimseyi incitmemeğe hasr-ı meram et 

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
12.11.2017 Türkiye Gazetesi

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published.