Hâcı Bayram-ı Velî

İstanbul’u, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın fethedeceğini müjdeleyen büyük velî. İsmi, Nu’mân bin Ahmed bin Mahmûd olup, lakabı Hâcı Bayram’dır. 753 (m. 1352)’de, Ankara ilinin Çubuk çayı üzerindeki Zülfadl (Sol-Fasol) köyünde doğdu. Hâmid-i Aksarâyî’den (Somuncu Baba) feyz alarak, zâhirî ve bâtınî ilimlerde üstün derecelere yükseldi. Tasavvufta Bayramî tarikatını (yolunu) kurdu. Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın hocası Akşemseddîn hazretlerini yetiştirip, kemâle getirdi. 833 (m. 1449) senesinde Ankara’da vefat etti. Türbesi, Hâcı Bayram Câmii’nin kenarında ziyârete açıktır.

Nu’mân, küçük yaşından itibâren ilim tahsiline başladı. Ankara’da ve Bursa’da bulunan âlimlerin derslerine katılarak; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi din ilimlerinde ve o zamanın fen ilimlerinde yetişti. Ankara’da Melîke Hâtun’un yaptırdığı Kara Medrese’de müderrislik yaparak, talebe yetiştirmeğe başladı. Kısa zamanda, halk arasında sevilip sayılan bir kimse hâline geldi.

Birgün müderris Nu’mân’a, bir kimse gelerek; “İsmim Şücâ-i Karamânî’dir. Hocam Hamîdeddîn-i Velî hazretlerinin size selâmı var. Kayseriye davet ediyor. Bu vazîfe ile huzûrunuza gelmiş bulunuyorum” dedi. O da, Hamîdeddîn ismini duyunca; “Baş üstüne, bu davete icabet lâzımdır. Hemen gidelim” diyerek müderrisliği bıraktı. Şücâ-i Karamânî ile Kayseri’ye gittiler. Kayseri’de Hamîdeddîn-i Velî ile bir kurban bayramında buluştular. O zaman Hamîd-i Velî; “İki bayramı birden kutluyoruz” buyurarak, Nu’mân’a Bayram lakabını verdi. Hamîd-i Velî, Nu’mân ile başbaşa sohbetlere başlıyarak, onu kısa zamanda olgunlaştırdı. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona; “Hâcı Bayram! Zâhirî ilimleri ve bu ilimlerde yetişmiş âlimleri ve derecelerini gördün. Bâtınî ilimleri ve bu ilimlerde yükselmiş evliyâyı ve derecelerini de gördün. Hangisini murâd edersen onu seç!” buyurdu. Hâcı Bayram da, velîlerin yüksek hâllerini görerek, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda daha yüksek derecelere kavuşmak için çalıştı. Hocasının teveccühleri ile zamanının en büyük velîlerinden oldu.

Hâcı Bayram-ı Velî, hocası ile hacca gitti. Hac vazîfelerini yaptıktan sonra Aksaray’a geldiler. Orada hocasının 815 (m. 1412) senesinde “Halîfem, vekîlim sensin” emri üzerine, bu ağır vazîfeyi üzerine yüklendi. Aynı sene hocası vefat edince, cenâze işleriyle meşgul olup, cenâze namazını kıldırdı. Aksaray’da vazîfesini bitirdikten sonra Ankara’ya döndü.

Ankara’da dînin emir ve yasaklarını insanlara anlatmaya, onlara doğru yolu göstermeye, yetiştirmeye başladı. Hergün pekçok kimse huzûruna gelir, hasta kalblerine şifâ bularak giderlerdi. Talebeleri gün geçtikçe çoğalmaya, akın akın gelmeye başladılar. Kısa zamanda ismi her tarafta duyuldu.

İsmi Muhammed, lakabı Akşemseddîn olan bir genç, aklî ve naklî ilimlerde yetişip, Osmancık’da müderris olmuştu. Tıb ilmi üzerinde oldukça bilgisi vardı. Talebelerin dersini verdikten sonra, diğer vakitlerinde nefsini terbiye etmek için uğraşırdı. Ayrıca bu konuda kendisini yetiştirecek bir büyük velîyi de araştırıyordu. Ankara’dan gelen bazı kimselerden, Hâcı Bayram-ı Velî’nin medhini duyarak medreseyi bıraktı ve Ankara’ya geldi. Hâcı Bayram-ı Velî’yi kendi ölçülerine göre yaptığı incelemelerde yeterli bulmadı. Haleb’de, ismi Zeynüddîn olan bir kimsenin evliyâlıkta yüksek dereceler sahibi olduğunu işitti. Kararını vererek Haleb’e gitti. Zeynüddîn hazretleri ile görüşmeden önce bir gece rüyâ gördü. Rüyâsında, boynuna bir zincir takılmış ve zorla Ankara’da Hâcı Bayram-ı Velî’nin eşiğine bırakılmıştı. Zincirin ucu ise Hâcı Bayram’ın elinde idi. Bu rüyâ üzerine, Akşemseddîn yaptığı hatâyı anladı ve hemen Ankara’ya geri dönmek için yola çıktı. Ankara’ya geldiğinde Hâcı Bayram-ı Velî’nin talebeleriyle tarlada ekin biçmeye gittiğini öğrendi. Tarlaya gitti. Talebeler, aralarına yeni bir kimsenin geldiğini görünce, hocalarının mübârek yüzüne baktılar. Onun, o gence hiç iltifât etmediğini, dönüp bakmadığını görünce, onlar da iltifât etmediler. Akşemseddîn, onlarla birlikte ekin biçmeye başladı. Yemek vakti geldiğinde, insanların ve orada bulunan köpeklerin yiyecekleri ayrıldı. Hâcı Bayram-ı Velî, talebeleriyle yemek yemeğe başladı. Yine Akşemseddîn’e hiç iltifât etmeyip, yemeğe çağırmadı. Akşemseddîn yaptığı hatâyı bildiği için, kendi kendine; “Ey nefsim! Sen, Allahü teâlânın büyük bir velî kulunu beğenmezsen, işte böyle yüzüne bile bakmazlar. Senin lâyık olduğun yer burasıdır” diyerek, köpeklerin yanına yaklaşıp, onlarla beraber yemeğe başladı. Hâcı Bayram-ı Velî hazretleri, Akşemseddîn’in bu tevâzuuna dayanamayarak; “Ey köse! Kalbimize çabuk girdin, gel yanıma” buyurdu ve ona iltifât etti, kendi sofrasına oturttu. Sonra ona; “Zincirle zorla gelen misâfiri, işte böyle ağırlarlar” diyerek, onun gördüğü rüyâyı, kerâmet göstererek anladığını bildirdi. Akşemseddîn, kabul edildiğine çok sevindi ve hocasının gösterdiği kerâmetler ile ona bağlılığı daha da arttı. Artık hocasından hiç ayrılmadı. Sohbetlerini hiç kaçırmayarak, kalblere şifâ olan nasihatlerini zevkle dinlemeye başladı. Hâcı Bayram-ı Velî’nin teveccühleri altında, kısa zamanda bütün talebe arkadaşlarının önüne geçti. Nefsini terbiye etmekte herkesten daha ileri gitti. Hattâ yedi günde bir kaşık sirke içerek yaşamaya başladı. Nitekim bu husûsta Hâcı Bayram-ı Velî birgün; “Ey Köse! Bu şekilde riyâzet ve mücâhede ile nefsin isteklerini yapmayıp istemedilerini yaparsan, nûr olursun, vefat ettikten sonra seni kabrinde bulamazlar” buyurdu. Hâcı Bayram-ı Velî, Akşemseddîn’i bu şekilde çalıştırarak, evliyâlık makamlarının yüksek derecelerine çıkardı. Akşemseddîn’e icâzet (diploma) verdiğinde, bazıları; “Efendim! Sizden yıllarca okuyan talebelere hilâfet vermediğiniz hâlde, bu yeni gelen Akşemseddîn’i kısa zamanda hilâfet ile şereflendirdiniz?” dediler. Hâcı Bayram-ı Velî de; “Bu öyle bir kösedir ki, bizden her ne görüp duydu ise hemen inandı. Gördüklerinin ve işittiklerinin hikmetini de bizzat kendisi anladı. Fakat yanımda yıllardır çalışan talebeler, gördüklerinin ve duyduklarının hikmetini anlıyamayıp bana sorarlar. Ona hilâfet vermemizin sebebi işte budur” diye cevap verdi.

Hâcı Bayram-ı Velî, bu şekilde hem talebelerini yetiştiriyor, hem de belli saatlerde câmide insanlara va’z ve nasihat ediyordu. Herkes Hâcı Bayram-ı Velî’nin va’zlarına koşuyor, bazı kerâmetlerini de görünce, ona daha çok bağlanıyorlardı. Bu şekilde Hâcı Bayram’ın etrâfında pekçok kimsenin toplandığını gören bazı hased ediciler, Pâdişâh İkinci Murâd Hân’a; “Sultânım! Ankara’da Hâcı Bayram isminde biri, bir yol tutturarak halkı başına toplamış. Aleyhinizde bazı sözler ederek, saltanatınıza kasd edermiş. Bir isyan çıkarmasından korkarız!” diyerek iftiralarda bulundular. Bunun üzerine sultan, durumun tetkik edilmesi için iki kimse vazîfelendirip; “O kimseyi hemen gidip getirin. Emrimize baş kaldırıp isyan ederse, zincire vurarak getirin!” emrini verdi. Vazifeli çavuşlar, ellerinde pâdişâhın fermanı olduğu hâlde, Edirne’den kalkıp son sür’atle Ankara’ya doğru yol aldılar. Ankara’ya yaklaştıklarında önlerine; yaşlı, nûr yüzlü bir kimse ile bir genç çıktı. Selâmlaştıktan sonra ihtiyar zât; “Evlâtlarım! Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?” diye sorunca, onlar da; “Ankara’da Hâcı Bayram isminde biri, etrâfına adamlar toplayıp, Pâdişâhımıza başkaldırmış. Onu yakalayıp Derse’âdet’e götüreceğiz” dediler. Çavuşların bu sözünü bekliyen ihtiyar zât; “O aradığınız Hâcı Bayram bu fakirdir” diyerek, kendisini gösterdi. Çavuşlar bir fermana baktılar, bir de Hâcı Bayram-ı Velî’ye. Aradıkları isyancı bu olamazdı. Veya bu nûr yüzlü, hoş sözlü zât, isyan edecek bir kimseye benzemiyordu. Hâcı Bayram-ı Velî’ye tekrar tekrar dikkatle baktıktan sonra, birbirlerine; “Gidelim. Sultânımıza gidelim. Bu zâtın ma’sûm olduğunu, söylenilenlerin yanlış olduğunu bildirelim” dediler. Fakat Hâcı Bayram; “Evlâtlar! Sizin geleceğinizi biliyorduk. Onun için yola çıkıp sizi bekledik. Pâdişâhımızın fermanı başımız üzerinedir. Haydi durmayınız, elimi zincirle bağlayınız ve bir ân önce buradan gidelim” buyurdu. Bu sözlere iyice hayret eden çavuşlar, “Sizi yanlış anlamışlar efendim. Size karşı edebsizlik etmeye hayâ ederiz. Hele zincire vurmak hiç yakışmaz. Madem ki emrediyorsunuz, arabaya buyurunuz gidelim” dediler. Hâcı Bayram ile yanındaki genç talebesi Akşemseddîn, çavuşlarla birlikte Edirne’ye doğru yola koyuldular. Hâcı Bayram-ı Velî, yol boyunca çavuşlarla sohbetler etti, onlara nasihatlerde bulundu. Günler sonra Çanakkale boğazından geçip, Edirne’ye geldiler. Sarayda Sultan İkinci Murâd Hân, söylentilere göre devletin selâmetine kasdeden ve tahtına göz diken bir eşkıya beklerken, karşısında; nûr yüzlü, kâmil bir velî gördü. Hayretini hiç saklamayarak, onu baş köşeye oturttu. Sohbete başladılar. Sultan Murâd, şehzâdeliğinden beri ilme pek meraklı idi ve büyük bir âlim olarak yetişmişti. Hâcı Bayram-ı Velî konuştukça, ilminin yüksekliğini, böyle kıymetli bir âlim ve evliyânın devlete baş kaldırmayacağını daha iyi anladı. Tâ Ankara’dan buraya kadar zahmet çektirip getirttiğine çok üzüldü, tanışmakla şereflendiği için de sevindi. Tasavvuftaki bazı müşküllerini Hâcı Bayram-ı Velî’ye sordu. Aldığı cevaplardan ziyadesiyle memnun oldu. Onun ilmine hayran kaldı. Onu apar topar yerinden getirttiği için, nasıl gönlünü alacağını bilemiyordu. Pekçok ihsânda bulunup, hediyeler verdi. Fakat Hâcı Bayram-ı Velî; “Sultânım! Bizim dünyâ malında gözümüz yoktur. Siz onları alıp, ihtiyâcı olanlara veriniz” diyerek nâzikçe red etti. Pâdişâh ısrar edince de; “Mutlaka ihsânda bulunmak istiyorsanız, talebelerimizin, devlete vereceği vergilerden muaf tutulmasını arzu ederiz” buyurdu. Pâdişâh da memnuniyetle kabul etti. Hâcı Bayram-ı Velî’yi günlerce sarayda misâfir etti, izzet ve ikramda bulundu. Başbaşa sohbet ettiği günlerden birinde; “Allahü teâlânın izniyle, evliyânın himmet ve bereketleri ile İstanbul’u almak istiyorum. Rahmetli dedem Yıldırım Bâyezid Hân bu işe girişti. Fakat şimdiye kadar kesin bir netice elde edemediler. Devlet-i âl-i Osman’ın topraklarının ortasında bir Bizans devletinin olmasına hiç gönlüm râzı değil. Sevgili Peygamberimizin de (sallallahu aleyhi ve sellem) medhettiği bu İstanbul bize lâzım. Bunu almak için de himmetinizi, yardımınızı bekliyorum” dedi. Murâd Hân bu sözleri söylerken, Hâcı Bayram-ı Velî derin bir tefekküre dalmış hâlde dinliyordu. Söz bitince, tane tane şöyle konuştu: “Sultânım! Bu şehrin alınışı ne size, ne de bize nasîb olacak. İstanbul’u almak, şu beşikte yatan yavrunuz Muhammed’e (Fâtih Sultan Mehmed Hân’a) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddîn’e nasîb olsa gerektir” müjdesini verdi. Sultan Murâd Hân, bu müjdeye çok sevindi. Oğlu şehzâde Muhammed’e ve Akşemseddîn’e artık başka bir nazar ile bakmağa başladı.

Hâcı Bayram-ı Velî hazretleri Edirne’de bulunduğu müddet içinde, câmilerde va’z verip, halka nasihatlerde bulundu. Edirneliler de onu çok sevdiler. Onun hangi câmide nasihat edeceğini öğrenip, oraya akın akın giderlerdi. Pâdişâh da onun Edirne’de kalmasını istiyordu. Fakat Hâcı Bayram-ı Velî, Ankara’ya talebelerinin başına dönüp, onları yetiştirmeye devam etmek istediğini bildirdi. O zaman Sultan Murâd, ondan nasihat istedi. Hâcı Bayram, nasihat olarak buyurdu ki: “Teb’an içinde herkesin yerini tanı, ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş fâsıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Hiç kimseyi küçümseme ve hafife alma. İnsanlığında kusur etme, sırrını hiç kimseye açma, iyice yakınlık peyda etmedikçe, kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak insanlarla ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya insanlarla aranızda bazı mes’eleler görüşülürse, yahut onlar bu mes’elelerde senin bildiğinin hilâfını iddia ederlerse, onlara hemen muhalefet etme. Sana birşey sorulursa, ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Sonra bu mes’elede şu veya bu şekilde görüş ve delillerin de bulunduğunu söyle. Senin bu türlü açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini, hem de başka türlü düşünenlerin değerini tanımış olur. Sana bu görüş kimindir? diye sorarlarsa, fakîhlerin bir kısmınındır, de. Onlar, verdiğin cevâbı benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler. Seni ziyârete gelenlere ilimden birşey öğret ki, bundan faydalansınlar ve herkes, öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umûmî şeyleri öğret, ince mes’eleleri açma. Onlara güven ver, ahbablık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar. Bazan da onlara yemek ikram et. İhtiyâçlarını temin et. Onların değer ve itibârlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muâmele et, müsamaha göster. Hiç bir kimseye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran.” Bu nasîhattan sonra, küçük Fâtih’i kucağına aldı. Onun gözlerine bakarak, uzun uzun teveccühlerde bulundu. Sonra Sultan Murâd’ın verdiği fermanı alarak vedâlaştı, yola koyuldu. Hâcı Bayram, önce Gelibolu’ya geldi. Orada Yazıcızâde Ahmed Bîcân ve Muhammed Bîcân kardeşler ile görüştü. Bir müddet onları yetiştirmek için orada kaldı. Onların Bayramiyye yoluna girerek, tasavvufta ilerlemelerine sebep oldu. Muhammed Efendi, yazmış olduğu eseri “Muhammediyye”yi hocası Hâcı Bayram-ı Velî’ye takdim ettiğinde; “Ey Muhammed! Bu kitabı yazacağına, kalbinin nûrlanması için çalışsan, nefsini terbiye etmek için uğraşıp onu yola getirse idin daha iyi olmaz mı idi?” buyurduğunda, Muhammed Bîcân bir “Âhh!” çekti ki, o ânda kitabın açık olan sahifesi “Âhh”ın ateşinden kararıp simsiyah oldu. Hâcı Bayram-ı Velî, kısa zamanda bu iki kardeşe icâzet (diploma) vererek, insanları yetiştirme vazîfesini verdi. Hâcı Bayram-ı Velî, Ankara’ya Sultan Murâd Hân’ın verdiği ferman ile geldi. Fermanda, Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerinin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için, onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildiriliyordu. Bunu duyan birçok kişi, vergiden ve askerlikten kurtulmak için Hâcı Bayram-ı Velî’nin talebesi olduğunu söylemeye başladı. Bunlar o kadar çoğaldı ki, Ankara’nın mâlî ve askerî düzeni bozuldu. Bunun üzerine Sultan, Hâcı Bayram-ı Velî’den talebelerinin bir listesini istemek zorunda kaldı. Bunun üzerine Hâcı Bayram-ı Velî, Ankara’nın Kanlıgöl mevkiinde bir çadır kurdu ve; “Bize intisâb edenler burada toplansın” diye ilân etti. Hâcı Bayram-ı Velî’nin talebesi olduğunu söyleyen herkes, akın akın gelip meydanı doldurdu. Hâcı Bayram-ı Velî; “Dervişlerim, müridlerim! Bana intisâb eden talebelerimi bugün burada kurban etmem gerek. Canını, malını bana feda eden, çadıra girsin” buyurdu. Bütün talebeleri bir korku aldı. Bir uğultu yükseldi. Hâcı Bayram-ı Velî de, elinde keskin bir bıçak ile çadırın kapısında beklemeye başladı. Bu sırada topluluktan, bir erkek ile bir kadın kalabalığı yararak doğruca çadırın içine girdiler. Arkalarından Hâcı Bayram-ı Velî de girdi. Daha önceden çadıra koyduğu koyunu içeride hemen kesti. Kırmızı bir kan, çadırdan dışarı çıktı. Kanı gören herkes hemen kaçtı. Meydanda kimse kalmadı. Daha sonra dışarı çıkan Hâcı Bayram-ı Velî buyurdu ki: “Anladık ki, bu kadar talebemiz varmış. Bunlardan başka herkes, vergi vermek ve askerlik yapmak sûretiyle, devlete karşı olan borcunu ödemelidir.”

Hâcı Bayram-ı Velî, ömrünün sonuna kadar İslâmiyeti yaymak için uğraştı. Talebelerine ve sohbete gelen herkese, Allahü teâlânın emirlerini bildirip, yasaklarından kaçınmanın şart olduğunu anlattı. Hayatı, hep vera’ ve takvâ üzere, haramlardan şiddetle kaçıp, şüpheli korkusuyla mubahların fazlasını dahî terketmekle geçti.

Hâcı Bayram-ı Velî, son hastalığında talebelerini yanına çağırdı. Onlara nasihatte bulundu. Baş ucunda ve sağ tarafında en önde gelen talebelerinden Akşemseddîn, biraz gerilerde yine gözde talebelerinden Bıçakçı Ömer Efendi bulunuyordu. Herkes Kur’ân-ı kerîm okuyup, sevâblarını hocalarına bağışlıyorlardı. Bir ara talebeler; “Acaba hocamız son hastalıklarında yerine kimi vekîl olarak bırakacak?” diye düşünürler iken, Hâcı Bayram-ı Velî hazretleri gözlerini açıp; “Emîr! Su getir” buyurdu. Talebelerden biri koşarak bir bardak su getirdi. Hâcı Bayram suyu alıp, yanında bulunan çiçek saksısının içine döktü. Tekrar yatıp gözlerini yumdu. Bir müddet sessiz ve dalgın bir hâlde bekledi. Sonra tekrar gözlerini açıp; “Emîr! Su getir” buyurdu. Yine bir bardak su getirdiler. Onu da alıp, saksıya döktü. Tekrar dalgınlaştı. Bir ara yine gözlerini açıp su istedi. O zaman Akşemseddîn; “Ömer! Suyu sen getir” dedi. Bıçakçı Ömer Efendi, gidip bir bardak su getirdi. Suyu alan Hâcı Bayram-ı Velî, biraz içip; “Kalanı sen iç ki, emânet-i kübrâya nail olasın” buyurdu. Ömer Efendi de bu suyu içti. Hâcı Bayram-ı Velî tekrar dalgınlaştı. Bir ara gözlerini açtı. Bütün talebelerine teker teker bakarak sessizce vedâlaştı ve “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Abdühü ve Resûlühü” dedi ve mübârek gözlerini yumdu. Talebeler, Akşemseddîn ve Ömer Efendi’nin riyaseti altında cenâze hazırlığına başladılar. Bunu işiten bütün Ankaralılar, Hâcı Bayram-ı Velî’ye karşı son vazîfelerini yapmak için koştular. Cenâze namazını Akşemseddîn kıldırdı. Bugünkü türbesinin olduğu yere defnettiler. Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerinin, Allahü teâlânın pekçok ihsânlarına kavuştuğunu, zamanının Kutb-i aktâbı olduğunu pekçok âlimlerimiz bildirmişlerdir.

Onun vefatından sonra “Bayramiyye yolu”nu, talebelerinden Akşemşeddîn ve Bıçakcı Ömer Efendi devam ettirdiler.

Hâcı Bayram-ı Velî’nin doğduğu Zülfadl (Sol-Fasol) köyünden bir genç askere çağırıldı. Yetim olan bu temiz genç, babasından kalma birkaç altınını, annesinden kalan hâtıra bilezik ve küpeleri emânet edecek bir kimse bulamadı. Hepsini küçük bir çekmeceye koyup, Hâcı Bayram-ı Velî’nin türbesine getirdi. Türbeyi ziyâret edip; “Yâ hazret-i Hâcı Bayram-ı Velî! Beni, vatanî vazîfemi yapmak için çağırdılar. Annemden ve babamdan kalma şu hâtıraları emânet edecek bir kimse bulamadım. Bu küçük çekmeceyi zâtı âlinize emânet olarak bırakıyorum. Eğer askerden dönersem, gelir alırım. Şayet dönmezsem, istediğiniz bir kimseye verebilirsiniz!” diye münâcaat etti. Sonra çekmeceyi sandukanın kenarına koyarak ayrıldı. Aradan yıllar geçti. Gencin askerliği bitti ve emânetini almak üzere Hâcı Bayram-ı Velî’ye geldi. Ziyâretini yaptıktan sonra, çekmeceyi koyduğu yerde buldu. Hiç dokunulmamıştı. Orada türbeyi bekleyen türbedâra; “Bu çekmece benimdir. Askere gitmeden önce emânet bırakmıştım. Şimdi alıyorum” dedi. Türbedâr; “Tabî, alabilirsen al. Çünkü ben, bir defasında bu çekmecenin yerini değiştirmek istedim. Fakat bütün uğraşmalarıma rağmen yerinden bile oynatamadım. Bunda bir hikmet olduğunu düşünerek, bir daha elimi bile sürmedim” dedi. Genç, çekmecenin yanına gelip, Hâcı Bayram-ı Velî’ye teşekkür etti ve emânetini alarak köyüne döndü.

Hâcı Bayram-ı Velî’nin, Akşemseddîn ve Bıçakcı Ömer Efendi’den başka halîfeleri de vardı. Göynüklü Uzun Selâhaddîn, Yazıcızâde Muhammed ve Ahmed Bîcân kardeşler, İnce Bedreddîn, Hızır Dede, Akbıyık Sultan, Muhammed Üftâde hazretleri bunlardandır. Birisi de, dâmâdı Eşrefoğlu Rûmî (Abdullah Efendi)dir.

Hâcı Bayram-ı Velî’nin talebelerine nasihatlerinden bazıları şunlardır:
“İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda sık sık bulunmayınız.”
“Hiddet ve kin, hakîkatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.”
“Allahü teâlâya isyan yolunda, hiçbir kimseye yardım etmeyiniz.”
“Küçük çocukları seviniz, başlarını okşayınız. Onları sevindiriniz ki, Peygamber efendimizin emrini yerine getirmiş olasınız.”
“Çarşıda ve câmi avlusunda birşey yemeyiniz. Yol ortasında durmayınız. Ticâret erbâbının dükkânlarında uzun müddet oturmayınız.”
“Hiçbir günâhı küçümsemeyin, çok çalışın. Boş gezenler, zengin dahî olsa, arkadaşları şeytan, kalbleri şeytanın konağı olur.”
“Çok gülmeyiniz ki, kalbiniz kararmasın. Sakin ve ağırbaşlı olunuz ki, vekarınız bozulmasın.”
“Nefsinizi dâima kontrol altında tutunuz. Onu boş bırakmayasınız ki, sizi ateşe sürüklemesin.”
“Helâlinden kazanıp, ondan fakirlere cömertçe veriniz.”
“Ölümü çok hatırlayınız, ölüm gelmeden hesabınızı yapınız. Tövbe ediniz ki, affa kavuşasınız.”
“Âlim ve evliyânın kabirlerini ziyâret ediniz. Zîrâ o büyükler, kendilerini ziyâret edenlere şefâat ederler.”
“Dünyâ gamından, nefsin sıkıştırmasından hafifleyip kurtulmak istiyorsanız, kabristanları sık sık ziyâret ediniz.”
“Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın, sırlarını ifşa etmeyiniz. Çünkü gördüğünüz bu sırlar, size emânettir. Emânete hiyânet ise, çirkin bir harekettir.”

Hâcı Bayram-ı Velî hazretleri, Yûnus Emre ile aynı asırda yasamışdır. Yûnus Emre’nin söylediği şiirlerin tarzında şiirler söylemiştir. Dilden dile söylenegelen şiirlerinin bazıları şöyledir:

N’oldu bu gönlüm, n’oldu bu gönlüm?
Derd-ü-gamınla doldu bu gönlüm.
Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm,
Yanmada derman buldu bu gönlüm. 

Yan ey gönül yan, yan ey gönül yan!
Yanmadan oldu derdine derman.
Pervane gibi, pervane gibi,
Aşk ateşiyle yandı bu gönlüm. 

Gerçi ki yandı, gerçeğe yandı,
Rengine aşkın, cümle boyandı.
Kendinde buldu, kendinde buldu,
Matlûbunu hoş buldu bu gönlüm.
************
El fakru fahri, el fakru fahrî,
Demedi mi ol âlemler fahrî?
Fakrını zikrin, fakrını zikrin,
Mahv-u fenâda buldu bu gönlüm. 

Sevâd-ı a’zam, sevâd-ı a’zam,
Bana gelipdür Arş-ı muazzam.
Meskeni cânân, meskeni cânân,
Olsa acep mi şimdi bu gönlüm? 

Bayram’ım imdi, Bayram’ım imdi,
Bayram ederler, yâr ile şimdi.
Hamd-ü-senâlar, hamd-ü-senâlar,
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm.
************
Bilmek istersen seni,
Can içinde ara canı.
Geç canından bul ânı,
Sen seni bil, sen seni. 

Kim bildi ef’âlini,
Ol bildi sıfatını,
Anda gördü zâtını,
Sen seni bil, sen seni. 

Görünen sıfatındır,
O’nu gören zâtındır,
Gayri ne hacetindir,
Sen seni bil, sen seni. 

Kim ki hayrete vardı,
Nûra müstagrak oldu,
Tevhîd-i zâtı buldu,
Sen seni bil, sen seni. 

Bayram özünü bildi,
Bileni anda buldu,
Bulan ol kendi oldu,
Sen seni bil, sen seni.
************
Benim maksûdum bu âlem,
Değildir, lâkin illâ Hû.
Bu benim derdime derman,
Değildir, lâkin illâ Hû. 

Değildir ol, hûr-i gılman,
Ne Cennet, köşk, ne de Rıdvan,
Bu benim, gönlüme sultan,
Değildir, lâkin illâ Hû. 

Ânın nakşı hayâlinden,
Cihan bir zerre olmuştur.
Nazar etsen o zerreden,
Görünmez, lâkin illâ Hû. 

Bu Bayram’ı, eğer idrâk,
Edersen, sen bu âlemde.
Bu sırrın sırrına kimse,
Eremez, lâkin illâ Hû.

Kaynaklar
1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi; sh. 77
2) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-2, sh. 1429
3) Nefehât-ül-üns; sh. 684
4) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; 143. Baskı, sh. 1103
5) Yeni Rehber Ansiklopedisi; cild-8, sh. 198-199
6) Menâkıb-ı Hâcı Bayram-ı Velî
7) Tâc-üt-tevârih; cild-2, sh. 428
8) A History of Ottaman Poetry; cild-1, sh. 299
9) Bedâyi-ül-vekâyî; vr. 190
10) Osmanlı müellifleri; cild-1, sh. 56

Print Friendly, PDF & Email

Bir cevap yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.