Hareket-i arz! – 31.01.2020

Son yer sarsıntısı dolayısıyla Elâzığ ve Malatya’da vefat eden kardeşlerimize bu yazım vesilesiyle bir kez daha rahmetler olsun. Bölge halkına geçmiş olsun derken yaralı kardeşlerimize de acil şifalar diliyorum…

Eski Türkçede deprem, yer sarsıntısı, zelzele gibi kelimelerin karşılığı “hareket-i arz” idi. Biz küçükken bir yerde deprem olduğunda, büyüklerimiz kısaca “hareket olmuş” derlerdi. Hareketin ne olduğunu akabinde anlatılanlardan öğrenmiş olurduk. Bu bir insanın veya hayvanın hareketi değildi. Arzın hareketi idi. Okullarda duyduğumuz zelzele ve deprem kelimelerinin büyüklerimizce kullanılan adıydı. Demek ki yer de hareket ediyordu.

Hareket ettiğinde ise şiddetine göre felaketlere sebep oluyordu. Mesela 1939 yılı Erzincan büyük depremi vuku bulduğu sırada biz hayatta değildik. Deprem konusunda bahis açılsa büyüklerimizin aklına hemen o sırada yaşadıkları hatıra gelirdi. Nitekim Annem o hareketi anlatırken, “Biz o zaman çocuktuk. Neredeyse bir ay sokakta yatmıştık” derdi. Hâlbuki Erzincan Boyabat arası beş yüz kilometreden fazla idi.

Bu da gösteriyor ki yer, her yerde hareket hâlindedir. Önce bunun farkında olmak gerekir. Bendeniz depremi ilk kez 1983 yılında Erzurum’da yaşamıştım. Sonra İstanbul depremleri deprem gerçeğini iyice gündemimize getirdi.

Biz, tarihçiler deprem vakalarını araştırdığımızda şunu da görüyoruz ki Anadolu bir bütün olarak deprem kuşağıdır… İstanbul’dan Van’a, Denizli’den Elâzığ’a, Samsun’dan Bingöl’e kadar bölgeler sallanmaktadır. Bu sallantılar bütün Anadolu havzasını da etkilemekte ve tetiklemektedir.

Bu durum ülkemiz insanı için son derece önemlidir. Şöyle düşünelim. Komşularımızla ilişkilerimizde veya ülkemizi içten dıştan işgal teşebbüslerine karşı hep şu değerlendirmede bulunuruz. Ülkemiz jeopolitik ve stratejik konumu, Boğazların değeri, İstanbul gibi kadim bir merkeze sahip olması ve daha nice özellikleri dolayısıyla düşmanların her zaman iştahını kabartmaktadır. Dolayısıyla uyanık olmalı, askerimizi güçlü kılmalı silahlanmaya önem vermeliyiz vs. diye konuşuruz.

Artık şunu da unutmamalıyız ki, Anadolu’nun bir de deprem kuşağı olması dolayısıyla her an bir felaketle karşı karşıya kalabileceği tehlikesi daha var. Maalesef işte biz bu gerçeği unutmuş vaziyetteyiz. Yahut da çabuk unutmakta ve tedbir noktasında son derece gevşek davranmaktayız.

Sonunda beklemediğimiz bir zamanda yeniden karşı karşıya kalıyor, acı bir tecrübeden daha geçiyoruz. Deprem denildiğinde hep korku içerisinde konuşuyoruz. Nitekim İstanbul depremi gündeme gelse hep “aman Allah korusun” deyip unutmaya çalışıyoruz. Gerçekle yüzleşmek istemiyoruz. Zira yedi veya üzeri şiddetinde bir deprem olduğunda neticesinin ne olduğunu kestiremiyoruz.

Bunun en mühim sebebi hazırlıklı olmamamızdır…

Acıdan ders çıkarmak! 

Her zilletin elbette bir izzet var içinde
Seyret çeh-i Kenanı ne devlet var içinde

Kardeşleri Yusuf aleyhisselamı ölsün, kurtlar kuşlar yesin diye kuyuya attılar ise de o zilletin içerisinden Mısır’a sultanlık çıkacaktır.

Bazen yaşadığımız olumsuzluklar nice olumlu gelişmelere yol açmaktadır.

Kutuplaşan toplum bir anda kenetlenebilmektedir.

15 Temmuz’da böyle olmadı mı? Menfur işgal girişimine karşı milletin tek yürek, cesaret, birlik ve beraberlikle karşı duruşu gerçekten muazzam bir tavırdı.

Sonrasında çeşitli saiklerle, sosyal medyanın da tahrikleri ile yine savrulmaya başladık.

Son zamanda ülkemiz deprem gerçeği ile yeniden yüzleşirken Elâzığ yüreklerimizi yaktı. Depremin şiddeti büyüktü. Elazığ ve Malatya başta olmak üzere çevre illeri ciddi oranda sarstı.

Kayıplarımız oldu. Yıkımlar vuku buldu.

Elbette takdir-i ilahi. Neticede bir felaket yaşandı. Ancak bu acı felaketin olumlu gelişmeleri de görülmedi değil! Son yıllarda bölgede belediyelerimizin başarılı çalışmalarının meyveleri ve olumlu neticeleri test edilmiş oldu. Belki bu sayede daha büyük felaketlerin önü kesilmiş oldu.

Öte yandan AFAD başta olmak üzere devlet kuruluşlarımızın hadiseye kısa sürede hâkim olmaları ve müdahaleleri yerinde ve son derecede başarılı idi. Enkaz altından 45 kişinin sağ çıkarılması milleti fevkalade rahatlattı.

Nihayet milletimiz acılar karşısındaki birlik ve beraberliğini, bütünlüğünü en yüksek derecede gösterdi. Kardeşlik, paylaşma, yardımlaşma duyguları zirvede idi.

Bir anlamda sosyal medya kavgalarının millet nazarında fazla bir itibarının bulunmadığı anlaşıldı.

Biz de genelde sosyal medyanın bütün bir milletin düşünce yapısını gösterdiği gibi yanlış bir kanaat var. Zira sosyal medya aktif iki tarafın vuruşma arenası gibi olduğundan her zaman gündem oluyor. Ancak görülüyor ki, milletin tutumu ve duruşu bunun çok çok ötesindedir. Milletin değerleri, inancı, genetik kodları böyle hâllerde anında zirve yapıyor. Sanki kodlanmış görevinin bilinci içerisinde hareket etmektedir.

Nitekim depremi siyasi bir rant gibi gören, hükûmet karşıtlığına çevirmek isteyen birkaç fitneciye kimse prim vermedi.

Nihayetinde yardımlar deprem bölgesine zamanında ulaşmasa, devlet acziyet içerisinde kalsa, kurtarmalar kaos içerisinde cereyan etse bunları bugünkü dijital dünyada gizlemenin imkân ve ihtimali olmazdı.

Nitekim bu hazırlıksızlığı 17 Ağustos Marmara depreminde yaşamıştık. Günler geçtiği hâlde yardım organizasyonunu dahi başaramamıştık.

Gerçi Gölcük depreminin şiddeti büyük ve yıkımı çok fazla ise de biz neredeyse ilk kez depremle karşılaşmış gibi acemilikler yapmıştık. Devlet olarak eksikliğimizin farkına belki de o depremle hakkıyla varmıştık. Millet olarak fayı yeni öğreniyor gibiydik. Eğitim programımızda deprem bilgisi, depreme hazırlık, deprem anında yapılacaklar gibi bir gündemimiz hiç olmamıştı.

Buna karşılık milletimizin topyekûn seferberliği o gün de bugün de elhamdülillah zirvededir. Bu hasletimiz inşallah hiç eksilmesin…

Tarih-Coğrafya seçmeli olursa? 

Bugün itibarıyla eksik olan nedir? Eksik olan artık ülkemizin neredeyse bütünüyle deprem kuşağı altında olduğunun idrakinde olmaktır. Deprem uzmanlarını dinlemekle tehlike geçmiyor. Bilim adamlarının söylemleri hep aynı. Şöyle ki:

“20 yıl içinde bir deprem olur ise de tarih veremeyiz.”, “Falan fay hatlarında yeni bir enerji birikimi oldu harekete geçebilir…”

Ne demek bu? Yarın da, yirmi yıl içinde yeni hareketler olabilir. Neticede bunlar hep öngörülen hususlar. Depremi önleyecek, binaların enkaza dönüşmesini giderecek, ölüm ve yaralanmaların önünü kesecek bilgiler değil.

Düşünüyorum da 17 Ağustos depremini sadece hırsız müteahhit tartışmaları ile geçirmiştik. Sonra yine kısa sürede rant kavgalarına boğulduk. “Binama bir kat daha fazla nasıl atarım” düşüncesinden çıkamadık. “Kaçak yapılarıma nasıl ruhsat alırım” zihniyetinden zerre kopamadık. Heyelan ve sel bölgelerine bina kurmaktan, kaçak katlar atmaktan vazgeçmedik. Kentsel dönüşüm projesini daha fazla ev hayaliyle ağırdan yürüttük. Hâlbuki sağlam ve usule uygun olsun mücadelesini vermeliydik.

İşte bu itibarla bizim artık deprem gerçeğini millî bir mesele hâline getirmemiz gerekmektedir. Eğitim politikamızın içerisinde bu konu mutlaka yerini almalıdır. Büyüklerimiz, “gelecek olanı gelmiş bil” demişlerdir. Vuku bulacak büyük bir depremin 100 yıl sonra geleceği kesin olsa dahi, neticede oğullarımız ve torunlarımız en büyük acılara maruz kalacak değil midir?

Bugün milletçe nasıl üzülüyoruz. Öyleyse yarınlarda da bizim veya bir torunumuzun toprak altında can verebileceği veya yaralanabileceği şuuruyla hareket edelim. Evladının üzerine kapaklanan babayı hatırdan çıkarmayalım.

Bu zihniyet ve şuur ancak eğitimle verilebilir! Öyleyse dört yıllık eğitim periyodlarımızın her birinde mutlaka birer sene deprem dersi konulmalıdır. Unutulmamalı unutturulmamalıdır. Bu ders yıllarında birincide fotoğraflarla, filmlerle deprem gerçeği zihinlere kazılmalıdır. İkinci periyodda deprem tarihi ile ülkemizin nasıl bir coğrafya olduğu ortaya konulmalıdır. Üçüncü dört yıllık devredeki derste ise depremin kaçınılmaz bir gerçek olduğu verildikten sonra ne yapmamız gerektiği gençlerle birlikte işlenmelidir. Müteahhidin, inşaatçının çaldığı her malzemede bir kişinin ölebileceği gerçeği ve denetçinin göstereceği müsamahanın nice canlara mâl olacağı bilinci kendisine aşılanmalıdır.

Yıllarca deprem öldürmez ihmal öldürür, dedik. Gereğini yapmadık. Bir hafta konuştuk sonra hep siyasete boğulduk. Şimdi de bir haftadır TV’lerde jeoloji mühendislerini konuşturmakla her şeyin düzeleceğini sanmayalım!..

Artık millî seferberliğin başlaması gerekmektedir. Bunun da birinci adımı eğitim olmalıdır.

Millî Eğitim Bakanımızın deprem bölgesindeki çocuklarla oyun oynaması alkışlanacak bir harekettir. Ancak o hareketi eğitimcilerine müdürlerine bırakmalı kendisi ise asılla uğraşmalıdır. Tarih ve coğrafya derslerini seçmeli yaparken neleri atladığı gerçeğini bu depremle birlikte anlamalıdır! Tarihini, coğrafyasını, ülkesinin fiziki özelliklerini, geçirdiği felaketleri yarınlarda karşılaşacağı sıkıntıları bilmeyenler, ona göre hazırlıklarını yapamazlar. Bizim Gölcük’te yaşadığımız büyük acı ve travmaları tekrar yaşamaya namzet olurlar. Neticede bina altında oyun olmuyor!  

Evet lütfen artık eksiklerimizi de görelim ve kararlı bir hareket ortaya koyalım! 

TEFEKKÜR
Oldu olacak olmayacak olmadı aslâ
Âlemde nice yok yere sa’y ü hazer ettim

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
31.01.2020
Türkiye Gazetesi

https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ahmet-simsirgil/611990.aspx

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.