Herkesin çektiği kendi işinin cezası! – 20.03.2020

image_pdfimage_print
Üç ayların içerisindeyiz. Resulullah Efendimiz üç aylar girdiğinde şu duayı çok okurlardı: “Allahümme barik lena fi Receb’e ve Şaban ve belliğna Ramazan.” (Yarabbi bize Recep ve Şaban ayını mübarek kıl ve Ramazan-ı şerife ulaştır…) Bizim de bu duayı dilimize vird edindiğimiz günlerdeyiz.
Birdenbire bir koronavirüs, nam-ı diğer “Covid-19” çıktı, tüm dünya ile beraber bizi de esir aldı.
Bununla ilgili o kadar çok senaryo konuşuluyor ki neyin doğru neyin yanlış olduğu anlaşılmaz hâle geldi.
Komplo teorileri ise bir başka olay. Dünya değiştiriliyor, gençleştiriliyor, idareciler ortadan kaldırılıyor, para ve güç dengeleri altüst oluyor vs. senaryolar havada uçuşuyor.
Görünmeyen bilinmeyen düşmanlar işbaşında…
Anadolu’da bir söz vardır: “Gözündeki merteği görmez başkasının gözündeki kılı görür.”
Bizim ecdadımız böyle zamanlarda kendine bakar, hatalarını giderirdi.
Hâşâ kuluna zulmetmez Huda’sı
Herkesin çektiği kendi işinin cezası
Sözü meşhurdur. Önce dünyanın hâline bir göz gezdirelim.
Çin’den Amerika ve Avrupa ülkelerine kadar dünyanın süper güçleri burnundan kıl aldırmıyordu. Dünyayı hep onlar şekillendiriyordu. Orta Doğu’yu kan gölüne çevirmişlerdi. Milyar dolarlar, silah sanayisine harcanıyordu! Ölüm korkusu onlar için yoktu sanki. Bir anda hepsi ölümü enselerinde hissediverdiler.
Ne nükleer silah, ne havadan bomba tehditleri almışlardı. En ferah en müreffeh zamanlarında hayat kâbusa dönüşüverdi.
Hep söylemiyor muyduk? “Zulmün bir bedeli mutlaka olacaktır” diye. “Sağlam ve güçlü zannettiğiniz kalelerinizde bir günde nereden geleceği belli olmayan bir darbeye maruz kalıverirsiniz” demiyor muyduk! Şimdi bakınız ölüm korkusuyla gözle görülmeyen bir mikroba milyar dolarlar akıtılıyor.
Oysa Suriye’den gelen binlerce kadın ve çocuğa bir ekmek vermemek için Akdeniz’de botlarını batırdıkları günleri hatırlayın. Bir şilin vermek için kırk şınav çektirdiklerini unutmayın. Türkiye milyonlarca mülteciyi barındırırken söz verdikleri hâlde para ödememek için yaptıkları hokkabazlıkları düşünün. Evet, o paralar da ceplerinden çıkacak, o zulümler de burunlarından gelecek! Birileri hayalî senaryolar üretedursun. Cenâb-ı Hakk’ında şaşmaz adaleti var.
Bazıları dünyayı gençleştirme senaryosundan bahsededursun ben de diyorum ki dünyayı kırk yıldır bugünün ihtiyarları yönetiyordu. Onlar da bir zamanlar gençtiler. Bugünün gençleri de göz açıp kapayıncaya kadar ihtiyarlayacak! Asıl gerçek bu! 
Bütün tavsiyeler dinimizin prensipleri!
Öte yandan koronanın çıkışı bir senaryo mu ben bilmem ve bu iddianın hiçbir delili de yok ama sonrasında herkesin bunu bir şekilde istifadeye dönüştürdüğünün farkındayız. Öncelikle bir korku imparatorluğu ile milletleri esir alma, eve hapsetme programı devreye sokuldu. Bugüne kadar domuz ve kuş gribi virüsünden ‘SARS’a kadar çok bulaşıcı hastalıklar yaşanmıştı. Yine topluma korkular salınmıştı. Fakat böyle bir uygulama ilk kez görüldü. Neredeyse bütün dünya karantina altına girdi.
Elbette en yüksek tedbirler düşünülmeli, alınmalı ve uygulanmalı ise de milletin bu kadar korkuya salınması da ayrı bir hastalık gibi gözüküyor.
Neredeyse bütün hastalıklar koronaya dönüştü. İnsanlar, topluluk içinde öksürse veya hapşırsa linç olunacakmış gibi bir halet-i ruhiyeye büründürüldü.
Doktorların kimi “hapşırmak sıhhat belirtisi” derken kimi tam tersini ifade ediyor. Kimi yemek içmekten faydalı gıdalardan bahsederken kimi “bilimin ışığında…” diyerek hiç anlamadığımız ifadeleri peşi sıra döktürüyor.
“Hangi bilimin ışığında?” diyesi geliyor insanın aklına. Ne aşısı var ne ilacı! “Avrupa ve Amerika yüz yıldır bilimin merkezi” diyerek -taparcasına- kutsallaştırıldı. Şimdi imdat çığlığı ile bağırıyorlar.
“Korunma çaresi” diye tavsiye ettikleri hususlar ise, dinimizin bize verdiği en güzel ve hassas prensiplerdir. Yıllarca “hurafe” diye aşağıladıkları, yaşayanları “gerici, yobaz” diye yaftaladıkları, gençleri öcü gibi korkuttukları dinimizin hem ibadet hem de nice hikmetlerle yüklü emirleridir.
Tavsiye maksadıyla ilk söyledikleri nedir bakınız: Ellerinizi yıkayın!
Eee Müslüman beş vakit yıkıyor zaten. Ağzınızı burnunuzu yıkayın. Bu da bizim abdestte mazmaza ve istinşak dediğimizi hususlar. Bu tabirleri bilen kaldı mı acaba?
Sayın Cumhurbaşkanımızın da dile getirdiği; “Hasta olanlar dışarı çıkmasın”, durumu Peygamber efendimizin “karantina” uygulamasıyla sabitti. Nitekim Hazreti Ömer efendimiz de Şam’a girecekken veba salgını münasebetiyle geri dönmüştü. Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun dediklerinde; “Allah’ın kaderinden yine O’nun kaderine kaçıyorum” buyurdu. Bu menkıbeyi dün Cumhurbaşkanımız da canlı yayında anlattı. 
Hazreti Ömer efendimiz bu sözüyle oraya girmemesinin bir tedbir olduğunu kaçmakla da ölümden kurtuluş olmadığını da gösteriyordu…
Müslüman âlimler mikroba karşı günümüz tıbbının söylediği korunma yollarının aynısını tavsiye ediyordu. Müslüman, tedbirini alır ancak neticenin tedbirle değişmeyeceğini de bilir. Kaçtığı yerde de ölüm yakalayabilir. O tevekkül sahibidir. Hayata küsmez. Hayattan kopmaz. Dininin emirlerine ve devletinin aldığı tedbirlere tam uyar.
Evlerimiz dünyamız oldu!
Sanman ki felek devr ile şâmı seher eyler
Her vâkıanın âkıbetinden haber eyler
Felek devrolurken sadece geceyi gündüze çevirmez. İnsanı hadiselerden haberdar kılar. O hadiselerden ve yaşananlardan ibret almak da bir o kadar önemlidir.
2000 yılıydı. Ali Kırca Bey, ATV’de bir gece haber sunarken tıpta yaşlanmayı önleyen buluştan heyecanla söz ediyordu. Zannedersiniz ki ölümü önleyici ilaçlara yelken açılmıştı. Ancak aynı hafta Kuruçeşme’deki evinin asansör boşluğuna düşerek yaralandığında ve ölümle burun buruna geldiğinde ne düşünmüştü acaba!
Yıllardır koca dünyanın küçük bir köye döndüğünü konuşuyorduk! Gözle görülmez bir virüs kişinin dünyasını evine çeviriverdi. Evinden dışarı çıkamaz oldular. Çoluğundan çocuğundan kaçar hâle geldiler.
Cihanın her yerinde mazlumun yanında olan, zulme karşı duruş gösteren Türk milleti, “Sadaka belayı def eder” hadis-i şerifinin mazhariyeti ile inşallah en hafif olarak bu illeti atlatacaktır.
Fakat bu arada Suriyelileri hep tartışma konusu yapanlar az değildi. Onların ders çıkaracağını da sanmıyorum. Benim sözüm onların fitnesiyle zaman zaman çatlak ses çıkaranlara olacak!
Ne oldu? Sabah akşam onlara laf atanları gördük işte! Ölüm korkusu ile marketlerin raflarını boşaltıp evlerini makarna stokları ile dolduruverdiler. Suriyelileri kınayan insanlar tezgâhları boşaltma yarışına giriverdiler. Bu arada idarecilerimizden nefret ederek ülkemizi terk edenler “geriye nasıl dönebiliriz?” diye çırpınmaya başladılar.
Düşünelim! Evlerine doldurdukları o stoklar kaç gün götürür insanı. Yine düşünelim! Doldurduğun o gıdaları bitirme imkânına sahip misin? Saklandığın ve gizlendiğin ev, Allah göstermesin sallanıverse nereye kaçacaksın?
Bu arada şunu da hatırla! Mehmetçiğimiz üç yıldır sürdürdüğü harekâtlarda hangi şartlarda mücadele veriyordu. Ölüme, düğüne gider gibi gülerek gidiyordu. Onları anlatmak kolaydı. Evine ateş düşenleri bilmek gerekiyordu. 
Ben yazılarımda, konferanslarımda “üç ihlas bir Fatiha okumadan onlara duada bulunmadan uyumayın” diyordum.
İşte imtihan dünyası böyle bir şey.
Mirac’ın sahibi hürmetine yâ İlahi!
Bakınız TV’ler, her gece dünyanın en mühim hadisesi gibi sundukları savaşı, barışı, politikayı, hukuku, adaleti, adaletsizliği, geçimi, ekonomiyi unuttular. Bütünüyle korona ile yatıp kalkmaya başladılar. Millete sağduyu çağrısı yapanlar hastalıklı bir hâle geldiler. Korkmayın diyenler müthiş korku saldıklarının farkında dahi değiller.
Yarın akşam mübarek Mirac gecesi. Şanlı Peygamberimizin bir anda Mekke’de amcası Ebû Talib’in kızı Ümmü Hânî’nin evinden Cebrail aleyhisselam ile yola çıkıp Kudüs’e ve ardından yedi kat gökleri aşıp Rabbi ile buluştuğu, konuştuğu mübarek bir gece…
Resulullah Efendimiz o gece Cenneti, Cehennemi, sayısız şeyleri görüp, Refref adındaki bir Cennet yaygısı üstünde olarak Kürsî, Arş ve ruh âlemlerini geçip, bilinmeyen, anlaşılamayan, anlatılamayan şekilde, Allahü teâlânın dilediği yüksekliklere ulaştı. Mekânsız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı gördü. Gözsüz, kulaksız, vasıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Hiçbir mahlûkun bilemeyeceği, anlayamayacağı nimetlere kavuşup, bir anda, tekrar Kudüs’e ve oradan Mekke-i Mükerreme’ye, Ümmü Hânî’nin evine geldi. Geldiğinde yatağı soğumamış abdest suyunun hareketi durmamıştı.
Müminlere hediye olarak da beş vakit namazı getirmişti.
Her ki mirâc-ı Resûl-i yâd ider
Hak anı âlî kılup dilşâd eder
Biz ki olduk ümmet-i Hayrü’l-Enâm
Diyelim gel es-salâtü ve’s-selâm
Şu mübarek günlerde resmî makamların tavsiye ettiği tedbirin ötesinde gündemimizde korona olmasın. Evimizde ailemizle hayata sımsıkı sarılalım. Bu sarılış bizi bu mübarek ayların bereketine götürsün. Evlatlarımıza dinimizi anlatalım. Şanlı Peygamber Efendimizin ahlakını, yaşayışını öğretelim. Ecdadımızın güzel hayatını okutalım. İslam edep ve ahlakını öğretelim. Mirac’da gelen namaz hediyesinin kıymetini bilelim.
Bütün güzellikler İslamiyet’tedir. Bütün iyilikleri İslamiyet bünyesinde barındırmaktadır.
Onu yaşamak iki cihan saadetinin anahtarıdır.
Miracımız mübarek olsun. Cenâb-ı Hakk, Mirac sahibinin hürmetine milletimizi her zaman aziz eylesin!
TEFEKKÜR
Bugünü düşünürüm dün geçti yarın var mı?
Gençlere de ölüm var, ölen hep ihtiyar mı?
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
20.03.2020
Türkiye Gazetesi

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.