Kayı Karşıtlığının Nedenleri

Osmanlıların Kayı’dan gelmedikleri konusunda neden bu kadar cansiperane gayret gösterilmektedir. Bunu da biraz irdelemek yerinde olacaktır. Aslında son dönemlerde Osmanlıların menşei üzerinde yazı yazanlar dikkatle takip edilirse bunu ortaya koymak hiç de zor olmayacaktır.

Osmanlı Devletinin kuruluşu ve hukuk tarihine dair çalışmaları ile tanınan İngiliz bilim adamı Colin Imber bakınız bir makalesinin sonunu nasıl bağlamaktadır:

“Osmanlıların kökenleri hakkındaki eski ya da çağdaş kuramların hiçbiri kesinlikle kanıtlanamaz. Osman Gazi hakkındaki geleneksel hikâyelerin neredeyse tümü hayal ürünüdür. Çağdaş bir tarihçinin yapabileceği en iyi şey, Osmanlı tarihinin başlangıcının bir kara delikten ibaret olduğunu kabul etmek olacaktır”. (Bak. “Osman Gazi Efsanesi”, Osmanlı Beyliği (1300–1389), İstanbul 1997, s. 77).

Sosyal tarihin meseleleri hakkında konuşurken belki de en söylenilmemesi gerekenleri söylemektedir Colin Imber. Eski dönemler hakkında yeraltından çıkan bir çanaktan çömlekten yola çıkarak değerlendirilmeler, destanlardan hikâyelerden yorumlar yapılabilmekte iken iş Osmanlılara gelince kuruluşuna dair onlarca eserin göz ardı edilmesini istemektedir. İleriye dair de kesin hükümler yürütülmekte ve bu hususun sanki kapanmasını istemektedir. Şayet bir tarihçi Osmanlı devletinin kuruluşunun bir kara delik olduğunu kabul etmezse o çağdaş tarihçi de olamaz. Artık ona ne denilmesi gerekir herhalde en iyi Colin Imber bilmektedir.

Prof. Dr. İlber Ortaylı, Colin Imber’in bu fikir dahi denilemeyecek hezeyanları hakkında:

“Colin Imber’in yazdıkları falan palavradır. Karanlıkta gayet kolay kılıç salladığını veya Fransızların tabiriyle açık kapı omuzladığını görüyorsunuz. Bu anlatılanların veya nakledilenlerin hepsi yalandır, efsanedir, gerçekle ilgisi yoktur diyor. Bunu söylemek çok zordur. Çünkü gerçekle ilgisi olmadığını tespit için hakikaten gerçeği nakleden verileri bulmanız lazımdır” demektedir. (Bak. “Menkıbe”, Osmanlı Devletinin Kuruluşu Efsaneler ve Gerçekler, Ankara 1999, s.17).

Diğer taraftan Colin Imber’in Osmanlı devletinin kuruluşunu bir kara deliğe benzeterek bu konudaki yazılanları yok saymasından ve tamamen gözden düşürmesinden sonra, başkalarının harekete geçerek o kara deliği doldurmaya başladığı görülmektedir.

Şimdide Colin J. Heywood’un ifadelerine dikkat edelim.

“Getirilen öneri şu: Imber’in kara deliğini doldurabilmek için Osmanlı Devleti (ki hiç şüphesiz Anadoluluydu ve daha sonra kendini bu ortama iyice yapıştırmak için rivayetler ve efsaneler icat etti) ve Osmanlı nüvesi (ki Pontik, Anadolulu olmayan ve gayrimüslim bir kökene sahip olduğu öne sürülebilir) arasında bir ayırıma gitmek yararlı olabilir”. (Bak. “Osmanlı Devletinin Kuruluş Problemi: Yeni Hipotez Hakkında Bazı Düşünceler”, Osmanlı 1, Ankara 1999, s.144).

İşte buyurun Colin Imber İngiliz hava kuvvetleri gibi Osmanlı tarihini en ağır bombalarla bombalıyor, hiçbir şey bırakmıyor. Ardından piyade güçleri ileri çıkıp sahayı doldurmaya başlıyorlar.

Heywood, Osmanlıları önce Osmanlı Devleti ve nüvesi olarak ikiye bölüyor. Osmanlı Devleti hakkında vardığı yargı hiç şüphesiz Anadoluluydu oluyor. Yani Anadolu’da kuruldu demek istiyor. İnsanın bari bunu da reddetseydiniz diyesi geliyor. Oysa bunun pek önemi yok. Belki de önce bir doğru tespit yapmış gibi görünüp sonra asıl vurmak istediği darbeyi indirecek. Nitekim Osmanlı nüvesi diyerek ifade ettiği Osmanlı ailesi hakkındaki görüşüne bakınız. Bir cümle ile üç hükmü birden veriyor. O Anadolulu değil! Müslüman değil! Ve Pontik (Yani Rum demek istiyor). Artık hangisini isterseniz düzeltiniz.

Bir misalde kaynaklara bakış tarzı ile ilgili olarak vermek istiyorum. Yabancı bilim adamları her ifadelerinde Osmanlı tarihi ile ilgili eserleri küçümseyerek ve gayr-ı ciddi gibi vermekte pek hünerli durmaktadırlar. Aralarındaki bir iki çelişkiyi misal olarak gösterip ardından istedikleri kısmı yanlış ve hatalı olarak değerlendirmekte ve bir kalemde üzerini çizmektedirler.

Bakınız Heywood kimlik meselesi ile ilgili yazarken “Osmanlı saray kroniklerinin sağladığı uydurma tarihsel bilgi” diyerek bir çırpıda kesin hükmünü vermektedir. (Aynı makale, s.139). Michigan Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Rudi P. Lindner ise Aşıkpaşazade’nin bilgilerini değerlendirirken “Kaynak olarak kullandığı eserlerden aldığı parçaların ne kadarını ne derecede değiştirdiği açık değildir. Yıllar içerisinde hikâyesini ne kadar geliştirdiği de malum değildir” (Bak. “Selçuklular, Moğollar ve Osmanlılar Arasında”, Osmanlı 1, s. 149). Yani siz bir eseri kullanırken bu bilgileri ne kadar değiştirdi, neleri ilave etti, neleri çıkardı diye düşünüp yorumlamaya başlarsanız o eseri değil kendi fikir ve düşüncelerinizi doldurmaya başlarsınız demektir.

Aynı Lindner bir Bizans kaynağını kullanırken ise: “Burada değerlendirilecek örnek George Pachymeres’in modern kroniğidir”, diyerek hiçbir kaynak tenkidi yapmadan kullanabilmektedir. Ona göre Türk kaynaklarının tüm bilgileri arızalı buna karşılık Bizanslı kaynaklar ise modern, doğru ve tarafsız olup her bilgisi sıhhatlidir.

Şayet bir ilim adamımız tarihimiz hakkında müspet bazı ifadeler kullansa veya kaynaklarımızdan onlarla ilgili hoş ve güzel anekdotlar aktarsa bir anda hamaset yapıyor diyerek saldırılara maruz kalmaktadır. Anlatılan konu ilmi olarak ele alınmış mıdır? Alınmamış mıdır en küçük bir araştırma zahmetine dahi katlanmadan insafsızca eleştirilmektedir. Hâlbuki dikkat edilmesi gerekir ki burada yargılanan tarihtir. Osmanlı tarihi konusunda Türk kaynaklarını hiçe sayanlar, yok farz edenler ve tüm bilgilerini Ecnebi tarihlere veya kendi hayal dünyalarına göre yorumlayanlar ise baş tacı edilmektedir.

İşte bilim adamlarının Osmanlılarla ilgili araştırma yaparken özellikle son yüzyılda kaleme alınmış Batılı tarihçilerin eserlerini hangi gözle okuması ve değerlendirmesi gerektiği gayet açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
13 Ekim 2009

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.