Kayı Tartışmaları

Osmanlıların Oğuzların Kayı boyuna mensubiyetleri konusunda 20. asrın başlarına kadar hiçbir şüphe bulunmuyordu. İlk defa olarak Alman bilgini J. Marguardt’ın Osmanlıların Moğollardan geldiklerini belirtmesiyle birlikte bu konuda tartışmalar başladı. Uzun yıllar bu konu Batılı yazarlar ile Türk bilim adamı merhum Fuad Köprülü arasında tartışmalara sahne oldu. Aslında Fuad Köprülü Bey ilmi cevapları ile bu konuyu net bir biçimde ortaya çıkarmış ve tartışmalara son noktayı koymuştu. Ancak son yıllarda yine batılı bazı yazarlar bu konuda yoğun bir biçimde menfi propaganda içerisine girmiş bulunmaktadırlar. Prof. Dr. Halil İnalcık Beyin de Osmanlıların Kayılardan olmadığı şeklinde görüşü muhakkak ki bu konuyu bir kez daha ciddi biçimde ilim adamlarının gündemine ve ilgisine çekecektir.

Osmanlıların Kayı boyundan gelmediğine dair bilgi veren yerli ve yabancı müellifler pek çok argümanı eserlerinde kullanmaktadırlar. Bunların en dikkate değer olanlarını ve özellikle günümüzde vurgulanan görüşleri sorgulamaya ve değerlendirmeye çalışacağız.

1938’de Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu (The Rise of the Ottoman Empire) ismiyle bir eser yazan Paul Wittek, hanedanın Kayı’dan geldiği tezinin uydurma olduğunu vurgulamıştı. Bu tezin II. Murad Han zamanında uydurulduğunu, Kayıların Oğuz boyları arasındaki öneminden dolayı Osmanlı hükümdarlarının böyle bir iddiada bulunduklarını ileri sürmüştü.

İşte bu görüş son yıllarda aynı iddia sahiplerince belki de en fazla dillendirilen ve tezlerine delil olarak gösterilen bir husus olmuştur. Şöyle ki: II. Murad döneminde Anadolu’daki Türkmen aşiretleri üstündeki Osmanlı egemenliğinin yerleşmesini kolaylaştırmak için Türk eski çağları siyasal amaçla yeniden değerlendirildi. Kayı soyundan gelmek, saygınlıklarını güçlendirip kanıtlamalarına yardımcı oluyordu. (Bak. Aldo Gallotta, Oğuz Efsanesi ve Osmanlı Devleti’nin Kökenleri: Bir İnceleme, Osmanlı Beyliği (1300–1389), İstanbul 1997, s. 45).

II. Murad Han o sıralarda gittikçe yoğunlaşan Timurlu baskısına karşı diğer Türkmen beylikleriyle irtibatlar çerçevesinde Oğuz-Türkmen geleneğini ön plana çıkarmaya başlamıştı. (Bak. Feridun M. Emecen, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası, İstanbul 2001, s. 155).

Yukarıdaki fikirlere sahip olanlara göre, eserini II. Murad Han’a takdim eden Yazıcıoğlu ile II. Murad Han devrinin ilim ve devlet adamı Şükrullah’ın Osmanlıların Kayı’ya mensup olduğunu bildirmesi, bu siyaseti perçinlemek gayesini hedef edinmektedir.

Bu iddianın doğruluğu halinde Osmanlı – Kayı ilişkisine uydurma bir menşe siyaseti demek gerekecektir. Bu siyasetin başlatıcısı ve yürütücüsü ise II. Murad Han olacaktır.

Şurası muhakkaktır ki genelde Osmanlı tarihçiliği II. Murad Han devri ile birlikte başlamaktadır. Mevcut ilk tarihlerin biri hariç diğerleri bu devre rastlar. Hanedanın Kayı boyuna mensubiyetinin bu Osmanlı tarihlerinde yer almış olması bu tezi kabul etmeyenlerde rahatlıkla yukarıda kaydettiğimiz görüşü doğurmuş Timur Han hadisesi ise onlara rahat bir kurgu meydana getirmelerine yardımcı olmuştur.

Böylece bazılarınca Osmanlıların konumunu ve gücünü sağlamlaştırma ve güçlendirmek amacıyla kendi kendisine oluşturduğu bir imaj olarak veya tamamen efsane olarak değerlendirilen (Bak. Mehmet Ali Kılıçbay, Osmanlı Kuruluşunun Efsanevi Yanı,  Osmanlı Devletinin Kuruluşu Efsaneler ve Gerçekler, Ankara 1999, s. 26-28) meseleyi çözümlemek için öncelikle II. Murad Han devri ve sonrasına kısaca göz atmak yerinde olacaktır.

Gerçekten de Timur Han Anadolu’ya girmiş ve Yıldırım Bayezid devrinde Anadolu birliğini neredeyse bütünüyle sağlamış bulunan Osmanlı Devleti’ni parçalamıştı. Anadolu tekrar beylikler devrine döndüğü gibi Osmanlılar da kendi içinde iki hatta üç parçaya bölünmüş ve bu bölünmüşlük bir on sene devam edecektir.

Çelebi Sultan Mehmed 1403 yılında atıldığı saltanat mücadelesini 1413 yılında neticelendirerek devletini bir kez daha birlik haline getirecektir. Bu birliği sekiz yıllık tek başına saltanatı sırasında pekiştiren Sultan I. Mehmed, oğlu II. Murad’a sağlam bir devlet teslim etmeyi başaracaktır.

II. Murad Han ise tahta çıktığının ilk iki yılında, önce Osmanlı tarihlerinde Düzmece Mustafa denilen amcası Mustafa Çelebi ve ardından kardeşi Mustafa Çelebi gailesi ile uğraşacak ve akabinde saltanatında yalnız ve tartışmasız tek hükümdar olarak kalacaktır.

Aslında bütün bu hadiseler Osmanlı’da etnik meseleyi değil birlik veya eski Türk devletlerinden beri gelen kardeşler arasında devleti paylaşmak meselesini gündeme taşımaktadır.

Dolayısıyla Osmanlı devletinin bu haline bir imaj getirecekse onu etnik kimliği değil yönetim biçimi verecektir. Dolayısıyla bu esnada hatırlanacak en önemli konu kardeş katli meselesi ve Fatih’in bu konuda kanunnamesine koydurduğu madde olmalıdır.

Kendisi de Bizans’ta rehin bulunan büyük amcası Orhan Çelebi gailesi ile karşı karşıya kalan genç Osmanlı sultanı, bütün bu kargaşaların önünü alabilmek için kanunnamesine şu maddeyi koymak zorunda kalacaktır. “Evladımdan her kime saltanat müyesser ola kardeşlerin katletmek münasiptir. Ekser ulema bunu tecviz etmiştir. Bu atam ve dedem kanunudur. Benim dahi kanunumdur. Anınla amil olalar”.

Kuruluşundan itibaren devlette birlik prensibini kabul etmiş ve bunu gerçekleştirmiş bulunan Osmanlılar bölünmenin ve parçalanmanın en acı tecrübesini Çelebi Mehmed ve II. Murad devrinde görmüş ve yaşamışlardı. İşte bu onlara önce Fatih devrinde kardeş katli meselesini bir kanun haline getirme, iki asır geçmeden de ekber evladın saltanata geçmesi prensibinin doğmasına yol açacaktır.

İkinci olarak Osmanlı tarihçiliği esas olarak Yazıcızade ve Şükrullah ile mi başlamaktadır sualine, evet cevabı vermek mümkün değildir.

Zira bunların evvelinde de Osmanlılara ait eserlerin varlığı kesin olarak bilinmektedir. Bunlardan bir tanesi Ahmedî’dir. 1334–1410 yılları arasında yaşayan bu ilim ve devlet adamı Osmanlı devletinin kuruluşunun üzerinden daha yarım asır geçmeden olayların şahidi konumundadır. Bu bakımdan eseri tam anlamıyla bir ana kaynak mesabesindedir. İlk Osmanlılardan kısaca bahsederken hanedanın Oğuz’a ulaştığını açık bir biçimde vurgulamaktadır. Bu bakımdan Osmanlıların Kayı’dan gelmediğine vurgu yapan Halil İnalcık Bey, Oğuz meselesine gelince kabul etmekten başka çare bulamaz.

Elimizde mevcut bulunan Ahmedî’nin eseri aslında etnik menşein II. Murad Han dönemi imaj meydana getirme çabası olarak değerlendirenlerin tezini de açık bir biçimde çürütmektedir.

Diğer önemli bir kayıtta Aşıkpaşazade’nin eserini yazarken gördüğü ve istifade ettiğini belirttiği eserdir. Aşıkpaşazade Orhan Gazi’nin imamının oğlu olan Yahşi Fakih’in evinde Yıldırım Bayezid devri sonuna kadar olayların anlatıldığı bir tarih kitabını bularak okudu. Şayet burada Osmanlıların menşei farklı bir biçimde anlatılsa Aşıkpaşazade’nin diğer bazı anlatımlarında olduğu gibi farklı bir rivayet diyerek bunları da nakletmesi gerekirdi.

Öte yandan öncesinde ve sonrasında olmadığı gibi II. Murad devrinde de Osmanlıların soyu ve asilliği konusunda en küçük bir problemin yaşandığı söylenemez. Zaten yukarıdaki tezi dillendirenler de bu konuda bir tartışmanın yaşandığı hakkında en küçük bir ipucu vermekten uzaktırlar. Timur Han’ın ve Timurlu tarihçilerin de Osmanlıların asilliği ve Türklüğü konusunda kuşku duyduklarını ifade etmek zaten mümkün değildir. Aslında Timurîler Osmanlılardan ziyade kendi asilliklerini vurgulamak ve kabul ettirmek çabasındadırlar. Zira bu Türk illerine sağlam yerleşebilmek ve kendilerini kabul ettirebilmek için Moğol olmalarından öte Türk olduklarını vurgulamak çabası içinde olmuşlardır. Timur Han’ın dahi Moğol bir aileye mensup olduğu halde Türklüğüne vurgu yapmasını ciddiyetle değerlendirmelidir.

Bu durumda Osmanlıların kuruluş devrine ait olarak ilk geniş bilgileri veren Şükrullah, Yazıcızade, Aşıkpaşazade, Oruç Bey ve Neşri eserlerini yazarken ortada; Selçuklu Devletinin bıraktığı boşluğu doldurmuş, Anadolu’da birlik ve beraberliği sağlamış, adaletli idaresi ile gönüllerde taht kurmuş, cihat hizmetini eksiksiz yerine getiren, büyük ve git gide büyümeye namzet güçlü bir devlet vardır. Bu devletin kökenlerine ait ise sadece Oğuzlardan geldiğini aktaran bir kaynak eser bulunmaktadır. Dolayısı ile bu devletin tarihine ait bilgiler vermeyi hedefleyen ve eserler kaleme alan müelliflere, onun kökenini araştırmak ve kendilerinden sonra gelenlere aktarmak düşüncesinden daha tabi ne olabilir.

Netice olarak ilk Osmanlı eserlerindeki Osmanlı – Kayı ilişkisini ve Osmanlıların etnik yapılarına dair bilgileri, uydurma bir menşe siyaseti görmek yerine, unutulmaya yüz tutacak bir zamanda hanedanın köklerinin belirlenmesi, kayda geçirilmesi ve vurgulanması olarak değerlendirmek yerinde olacaktır.

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
5 Ekim 2009

1 yorum

  1. üstelik halil inalcık bu konuyu en çok bahseden

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.