MEB tarih kitaplarında galiz hatalar! – 04.10.2019

Son günlerde lise talebelerinin sık sık sorularına muhatap kaldığım bir husus var.

Osmanlının kuruluş tarihi meselesi…

Öncelikle “Ortaöğretim Tarih 10” (MEB, Ankara 2018) kitabına göz gezdirdiğimde açıkçası kafamda birçok soru işaretleri de belirmedi değil.

Paul Wittek’in, Osmanlı Beyliği’ni kuran ailenin Oğuzlardan ve Kayı boyundan olmadığı gibi akılalmaz görüşlerinin lise kitaplarımıza kadar girmesi doğrusu beni şaşırttı!..

Üniversiteli gençlerin okuyacağı ve tartışacağı bilgiler lise kitaplarında niçin yazılıyor anlamadım. Gereksiz ve lüzumsuz o kadar çok bilgi var ki akıl alır gibi değil. Buna karşılık Osmanlı tarihi ile geniş araştırmaları bulunan İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve Şehabettin Tekindağ gibi tarihçilerimizin ise esamesi dahi okunmuyor.

Yine aynı ders kitabında Osmanlı tarihinin kuruluşu, Halil İnalcık Bey’in 1302 tarihi iddiasına dayandırılırken şöyle sunulmuştur:

“Halil İnalcık’a göre Osman Gazi’ye güç ve prestij kazandıran 27 Temmuz 1302 tarihli Koyunhisar (Bafeus) Savaşı, Osmanlı Beyliği’nin gerçek kuruluş tarihi olarak kabul edilmelidir. Çünkü Osmanlı Devleti gibi büyük bir devletin kuruluşunu birtakım menkıbelerle açıklamaya çalışmak bilimsellikten uzaklaşmaktır.” (s. 58)

Öncelikle şunu ifade edeyim ki Osmanlının birtakım gerçeklerini çarpıtmak, padişahların şahsiyetlerini karalamak isteyenlerin ağzında çiğneye çiğneye cılkı çıkmış bir söz var: “Menkıbe…”

Nitekim “Birtakım menkıbelerle açıklamaya çalışmak bilimsellikten uzaklaşmaktır”, nasıl bir ifadedir. Hangi menkıbe hangi bilimsel gerçeği yok etmektedir? Menkıbe de, konuyu muhatabın gözünden düşür, öyle mi?

Millî Eğitim Bakanımız sabah akşam sorgulayan bir nesilden bahsetmektedir.

Buyurun sorgulayan bir talebenin ayağa kalkarak hocasına şu suali yönelttiğini düşünün:

“Bu konuyu hangi menkıbelere dayandırıyorlar söyler misiniz hocam?”

İşte ben de Talim ve Terbiye Kurulundaki efendilere soruyorum:

“Söyleyin hangi menkıbe?”

Halil İnalcık da “şu menkıbedir” diye söyledi mi gösterin öyleyse?

Nasıl bir aymazlık ve boş iddialardır bunlar.

Bakınız birincisi Halil Bey kabul edilmelidir diyor. “Niçin kabul edilmelidir?” sorusu askıda kalıyor. Devletini kurduğunu saltanatını ilan ettiğini gösteren bilgi ve belge namına tek bir emare yok!

Malum devlet kurmak için hutbe okutmak, para bastırmak, ikta dağıtmak gibi birçok emareler vardır. Buna karşılık “savaş kazanmak” diye bir şart hiçbir yerde geçmez. Savaş sadece Halil Bey’in de belirttiği üzere güç ve prestij kazandırır. Mağlup olmak da devletli kişiyi devletsiz yapmaz. Bunlar farklı hususlardır…

***

Yine lise kitabında Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile ilgili olarak “1299 tarihi nereden çıktı” diye sorulduktan sonra şu bilgiler verilmektedir:

“Maarif nezareti 10 Şubat 1914 tarihli bir kararla Osmanlı Beyliği’nin bağımsızlık tarihini ortaya koyma görevini Tarih-i Osmani Encümeni Başkanlığına vermiş ve Efdaleddin Bey bu işle görevlendirilmiştir. Efdaleddin Bey konuyla ilgili eserleri değerlendirdikten sonra hicri 699 miladi 1299 yılını bağımsızlık tarihi olarak kabul etmiştir. Kuruluşun tam tarihini belirlemek isteyen Efdaleddin Bey, Beyati Hasan bin Mahmud’un Cam-ı Cem Ayin adlı eserindeki bir kayıttan bahsetmiştir. Bu kayıtta uç gazilerinin Osman Bey’i oy birliğiyle başa getirdikleri gün el öpme ve kımız ikramının yapıldığı resmî bir tören icra edildiğine dikkat çekilmiştir.” (Bkz. s.57)

Kaynakları görmezsen gülünç olursun!

Konuyu Efdaleddin Bey’e yükleyip bir tek Cam-ı Cem Ayin adlı eserini göstermek tam bir ciddiyetsizliktir.

Hâlbuki Aşıkpaşazade ve Kemalpaşazade gibi ilk dönemin en mühim kaynakları 699/1299 tarihini açıkça vermektedirler.

Aşıkpaşazade tarihinin anlatımına göre Karacahisar 1288’de alınınca bir kısım halkın şehri terk etmesi üzerine evler uzun süre boş ve ıssız kalmıştı. Zamanla çevre illerden ve Germiyan ülkesinden gelenlerle şehir şenlenmeye başladı. 699/1299 yılına gelindiğinde mescitleri, mektepleri, çarşıları ve pazarı ile mamur bir belde hâlini almıştı.

Halk, Dursun Fakih’e gelerek şehirde cuma namazı kılınması için izin istediler. Ayrıca problemlerinin çözümü için kadı tayin edilmesini arzu ettiler.

Dursun Fakih, meseleyi Şeyh Edebali’ye açtı. Sonra beraberce Osman Gazi’ye arz ettiler.

Osman Gazi “Ne yapılmak gerekiyorsa yapılsın” deyince, Dursun Fakih;

“Hân’ım! Sultandan izin almak gerektir” dedi. Bunun üzerine Osman Gazi;

“Bu şehri ben kendi kılıcımla aldım. Bunda sultanın ne dahli var ki ondan izin alayım? Ona sultanlık veren Allah bana da gaza ile hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendim dahi sancak kaldırıp düşmanlarla uğraştım. Eğer o, ‘ben Selçuk hanedanındanım’ derse ben de ‘Gök Alp oğluyum’ derim. Eğer ‘bu ülkeye ben onlardan önce geldim’ derse ‘Süleyman Şah dedem de ondan evvel geldi’ derim” cevabını verdi.

Bu sözlerden sonra Osman Gazi, Karacahisar’a Dursun Fakih’i hem kadı hem de hatip tayin etti. Şeyh Edebali’nin akrabası ve talebesi olan Dursun Fakih, büyük âlimlerdendi. Osman Gazi ile bütün savaşlara katılır ve mücahidlere namaz kıldırırdı.

Dursun Fakih ilk cuma günü, minberde hutbeye çıktı. Allahü zül-celal’e hamd, Resulüne salevat, âline ve ashabına duadan sonra; Osman Gazi’nin adını hutbede zikretti.

Kemalpaşazade de Osman Gazi’nin Karacahisar’da cemaatle cuma namazı kılmaya izin verip adına hutbe okutmasını, serbest ve bağımsız hareket etmeye başlamasına bir misal olarak gösterir. Bağımsızlık tarihi olarak 699/1299 tarihini şu ifadelerle verir:

“Âl-i Selçuk dağılıp saltanat işleri ve memleket ahvali bozulunca Osman Gazi cihangirlik meydanında idare dizginlerini eline aldı. Sultan-ı alişan olup unvanı ’emîr’ iken ‘han’ oldu. Hicretin 699. yılında emirlik kürsüsünden saltanat tahtına çıktı. Hilafet hil’atin eğnine alup cihangirlik kemerin beline kuşandı. Kadr ü celali hilal iken bedr, kişveri karye iken şehr, leşkeri nehir iken bahr oldu…”

Bu ifadeler açık bir biçimde Osman Gazi’nin namına hutbe okuttuğunu ve bağımsız hareket etmeye başladığını göstermektedir. Nitekim beyliğin gereği olarak 1301 yılında da emirlerine şehirleri ikta olarak dağıtacaktır. Yani Koyunhisar (Bafeus) Savaşı Osmanlı Beyliği’ne güç katmaktan başka bir mana ifade etmez.

Şayet bu bilgileri menkıbe diye atarsan bu defa bütün kaynakları tamamıyla atman gerekmektedir. Zaten işine gelmedikleri noktada böyle yapılmıyor mu?

Osman Gazi’ye iftira!

Öte yandan Cam-ı Cem Ayin eserinde Osman Gazi’nin kımız içtiğine dair bir rivayet yoktur. Millî Eğitim bunu nereden almıştır anlatmalı! Osman Gazi, Müslüman değildi diyen müsteşriklere kapı mı aralanmak istenmektedir bilinmeli!

Bendeniz 2000’li yılların başında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabında bir bölümün yazarlığını yaparken Hazreti Osman efendimiz hakkında yazılan bir iftirayı kaldırabilmek için iki sene uğraşmıştım. Ancak Talim ve Terbiye Kurulu her defasında yazılarımı sadece “yanlış bilgi” diyerek geri çevirmişti. Ben de kitap heyetini terk etmiştim…

Şimdilerde ise bırakın doğruluğu ispatlanmamış bilgileri iftira olan yazılar dahi rahatlıkla konulmaktadır.

Böyle okumaktansa Millî Eğitim Bakanı iyi ki tarihi seçmeli mi yaptı diyeceğiz anlamıyor insan!

Öte yandan Halil İnalcık iddia etti diye ispatlanmamış bir iddiayı hiç çekinmeden koymak açıkçası insanı ürkütmektedir.

Zira aynı Halil İnalcık o dönemde Osmanlıların Kayı boyundan gelmediğini de iddia etti. Sayın Millî Eğitim Bakanı bu konuda ne düşünmektedir acaba? Bendeniz üç senedir bu söylemlerin bir proje olduğunu Osmanlı’yı kuranların güya Pontus veya Rum olduğuna yol açmak için çıkarıldığını söylemekteyim. Neden duymuyorlar anlamıyorum. Şayet Colin Imber ve Heywood gibi tarihçileri ve iddialarını okurlarsa bu sözlerimin ihtiva ettiği manayı iyi anlarlar.

Galiba bizim sözlerimiz Millî Eğitim Bakanına ve Talim ve Terbiye Kuruluna hep menkıbe olarak geliyor!

Kur’ân-ı kerimdeki kıssaları bile atmaya kalkan ilahiyat hocalarını gördükçe bunlara da ne diyeceğini bilemiyor insan.

Sadece ne yapmak istediklerini ve cevabi yazılarını duyabilsem gam yemeyeceğim. O da yok.

İstedikleri gibi at oynatıyorlar.

İnşallah Millî Eğitim’deki çarpıklıkları ve bu konuda başarısız olduğumuzu her fırsatta dile getiren Sayın Başkanımız, bu ikazlara kulak verir ve duyar diyorum.

TEFEKKÜR
Ne mekândan geldin ne mekândasın
Evvel gözünü aç özünü tanı

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
04.10.019
Türkiye Gazetesi

https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ahmet-simsirgil/610089.aspx

    • yunus on 30 Ekim 2019 at 08:07
    • Cevapla

    insallah bu yazdiklariniz bir kenarda kalmaz ve yetkililer isleme alir. buna yurekten inaniyorum, cunku bu kadar dogru bilgi varken Halil Inancik gibilerin pesini birakmak gerekir. insan birz psigilojik gozlemle baktiginda kimin neyin pesinde oldugunu gorurler. ben bir kac deva televizyonda seyrettim H.Inalciki dogrusu imanindan suphe ettim, aynisini Ilber Ortayliyada diyebilirim. Osmanli gibi tarihimizi yazanlar lutfen musluman olsunlar, imanlari guclu olsun ve sunni olsun, olmazsa hikaye ustune hikaye doseyiverirler tarihimize. Hocam size saygilar, hurmetler Allah yaptiklarinizin ziyadesini versin yazdiginiz kitaplardan Allah razi olsun!

    • Ayşenur on 15 Ekim 2019 at 18:48
    • Cevapla

    Hocam bakanlıkla görüştünüz mü? Götüştüyseniz ne dediler?

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.