Milli Eğitim Bakanı’na mektup-2, 14.06.2019

Geçen hafta köşemde Millî Eğitim Bakanımızın bir tweetini paylaşmıştım. Sayın Bakan şöyle yazmıştı:

“Mesele uzaysa, enerjiyse, tıpsa bilgi geleceğe yönelik ele alınıyor… Mesele dinse, bilgi hep geçmişe dönük konuşuluyor maalesef. Oysa bilgi can’lıdır. An’da yaşar. Can’ı olmayan sadece geçmişe dönük olan bilgi çürür, çürütür atalar dini olur…”

Tarihe ve değerlerimize karşı soğuk duruşunu belli eden Bakan’ın, bir taraftan liselerde tarih derslerini seçmeli hâle getirirken diğer taraftan “İslam felsefesi” gibi dersler koydurması bir bakıma bu tweetindeki fikri yapısı ile örtüşüyordu.

Peki Sayın Bakan’ın, “mesele dinse bilgi hep geçmişe dönük konuşuluyor maalesef” diyerek üzüntüsünü dile getirmesi ne anlama geliyordu. Bakan’ın, dine bu tarzda bakışının menşei neydi nereden kaynaklıydı? Sayın Bakan, hiç tahmin etmediğimiz ama artık şüpheye düştüğümüz bir şekilde tarihine karşı fazla mı Fransız kalmıştı? Şurası muhakkak ki Bakan Bey’in tweetindeki manayı çözmek için Emile Durkheim felsefesini bilmek gerekmektedir.

Batı dünyası asırlar boyunca, değiştirilmiş ve aslından uzaklaştırılmış bir dinin temsilcisi durumundaki kilise ile aydınlar arasındaki fikrî çatışmaların odağında kalmıştı. Önce Endülüs ve ardından Osmanlı ilminden ve ilim adamlarından etkilenen Batılı aydınlar, ilmî gelişmelere engel olan kiliseye karşı büyük bir mücadelenin içerisine girecekler ve sonunda galip geleceklerdir. Ancak bir taraftan Kilise’ye karşı verdikleri mücadele diğer taraftan İslam’a olan düşmanlıkları genelde Batılı aydınları dinsizliğin pençesinde kıvrandıracaktır.

İşte bunlardan biri de ünlü sosyolog Emile Durkheim’dir.

Emile Durkheim, Avustralya kabilesi Aruntaları incelemek suretiyle dinin kaynaklarını bulmaya çalışmıştır. Ancak geçmişleri hakkında pek az bilgiye sahip olunan bu eski kabile hakkında yürüttüğü fikirler kendisini bambaşka bir vadiye doğru sürükleyecektir.

Şöyle ki, son geldiği noktada ona göre dinin kaynağı toplumdur. Toplum bir arada huzurlu yaşayabilmek için böyle kutsal birtakım değerlere mecburiyet duymuştur. Neticede her toplum kutsal ve kutsal olmayan olguları belirleyerek kendi dinini meydana getirmiştir.

Böylece Durkheim, dinin toplumun bir yapı şartı olduğunu kabul ederken, ilahi olduğunu ise reddetmiştir. O, dinin ortaya çıkışını insana ve topluma indirgemiştir.

Öte yandan Avrupa’da bilimin kısa sürede gelişmesi karşısında dini toptan inkâr edenlere ve kaldırmak isteyenlere karşı Durkheim’in tezi biraz daha farklıdır. O, toplumların ahlakında dinin büyük rol oynadığı inancıyla, mevcudiyetini koruması ve yaşatılması gerektiğini ısrarla savunur. En azından yerine yeni ahlaki kurallar teşkil edinceye kadar din bir zorunluluktur.

Durkheim ve bizimkiler 

İşte dinin kaynağı olarak insanı ve toplumu gösteren Durkheim ve Batı felsefesi elbette ki her gün dini güncellemekte veya dinin yerini alacak yeni usul ve kaideler koymaya çalışmakta bir beis görmeyecektir. Zira çıkış mecraları onları buna zorlayacaktır.

Oysa dinin ilahi olduğunu Cenab-ı Hak tarafından vazedildiğine inananlar için böyle bir şeye tevessül etmek mümkün müdür?

Öte yandan akli ilimlerde büyük bir üstünlüğe erişen, iktisadi alanda güçlenen, teknoloji ve sanayide büyük atılımları sağlayan Batılı aydınlar ve sosyologlar bu durumu İslam’a karşı bir üstünlük olarak da kullanmayı başarmışlardır. Onlar kilisenin köhnemiş yapısına karşı verdikleri mücadeleyi, Müslüman aydınları da İslam’a karşı vermeleri yolunda empoze etmişlerdir. Bu itibarla Batılı sosyologların etkisinde kalan Tanzimat ve sonrasındaki bir kısım Türk aydınları, gelişme ve sanayileşmeyi hep İslam düşmanlığında aramışlardır.

Bu aydınlar sinsi bir şekilde Emile Durkheim felsefesini düşüncelerinin temel noktası kılmışlardır. Nitekim Emile Durkheim dinin korunması gerektiğini belirterek toplumları idarede faydalı olabileceğini ifade ederken, Türk sosyolog Ziya Gökalp artık ilmin geldiği noktada dine hiç ihtiyaç kalmayacağını açıkça savunacaktır.

Yine ilk Türk sosyologlarından sayılan Lütfullah Ahmed’in cumhuriyetin ilk yıllarında kaleme aldığı eserinin adı “Hazreti Muhammed’in hayatı ve kurduğu dinin esasları” şeklindedir. Görüldüğü üzere bunlar dinin ilahi olduğunu kabul etmeyip Hazreti Muhammed’in kurduğu bir sistem gibi görmektedirler.

Dolayısıyla da dini, zamanın şartlarına göre her gün değiştirilebilen bir fikirler manzumesi olarak değerlendirmektedirler. 

Akıl bir mîzân-ı nâkıstır! 

Hadiseye bu açıdan bakıldığında din ile felsefe, peygamberler ile filozoflar aynı kategoride görülmekten öte gitmezler. Hâlbuki bunları birbirleri ile karıştırdığınızda din diye bir şey kalmaz yani din ortadan kalkar.

Zira felsefenin temeline indiğinizde aklın akla itirazını ve akla güvensizliği bulursunuz. Evet, filozoflar aklın kanunlarına uyarak ve akli metotları kullanarak problemlere zihni çözümler üretirler. Böylece felsefi akımlar ve felsefi ekoller oluşur. Neticede birbirini inkâr ve reddeden yüzlerce felsefi ekol meydana gelmiştir.  

Peygamberler ise her şeyden önce inanmış insanlardır. Bütün âlemlerin yaratıcısı onları seçmiş ve vazifelendirmiştir. Dolayısıyla onlar öncelikle insanları, bir olan Allah’a ve onun seçtiği peygamberine inanmaya davet etmişlerdir. İşte bu noktada akıl devre dışı kalmaktadır. Üstad’ın ifadesiyle:

Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne topyekûn,
Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.

Öte yandan İslamiyet’te iman ile akıl, inanç ile düşünce birbirini tamamlayan iki ayrı değer olarak görülmüştür.

Nitekim şanlı peygamberimiz, “Aklı olmayanın dini de yoktur” buyurmuştur.

Akıl ile din bilgileri arasındaki ilişki göz ile ışık arasındaki münasebete benzetilmiştir. Yani insanın aklı gözü gibi zayıf yaratılmıştır.

Şairin dediği gibi:

Akıl bir mîzân-ı nâkıstır hukuku vezn içün,
Vakt olur kim hak çıkar vaktiyle bâtıl sandığın.

İşte gözümüz karanlık olduğunda maddeleri cisimleri göremez oluyor. Allahü teâlâ görme aletinden yararlanabilmemiz için ışığı yarattı. Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nuru olmasaydı gözümüz hiçbir işe yaramazdı.

Aklımız da yalnız başına kaldığında maneviyatı faydalı ve zararlı şeyleri tam olarak anlayamıyor. Cenab-ı Hak aklımızdan faydalanabilmemiz için İslam ışığını yarattı ve Peygamberleri gönderdi.

Gözünü açmayanlar veya gözü bozuk olanlar nasıl ki güneşin ışığından istifade edemiyor ise İslam bilgilerine kör kalanlar ve peygamberleri kabul etmeyenler de hak ve hakikati bulamayacaklardır.

Peygamberleri filozoflar gibi görüp aklının esiri olanlar, ebedî saadete ulaşamayacaklardır. Kur’ân-ı kerimde hep akıl sahiplerine hitap vardır. Bir anlamda İslam akla yol göstermiştir.

İyi düşünülürse İslam’ın akıl için başlı başına bir hazine olduğu anlaşılır. Bu hazineyi kullananlar toplumları huzura ve mutluluğa kavuşturmuştur. İlmin neşvünema bulmasına büyük faydalar temin etmiştir. Büyük devlet ve medeniyetler teşkil etmişlerdir.

İnşallah gelecek yazımızda da Müslüman âlimler ve buluşları hakkında bilgi vermeye çalışalım. İslam’ın M.E. Bakanı’nın dediği gibi toplumları çürütmekte değil her an canlı ve taze tuttuğundan bahsedelim.

TEFEKKÜR
Feyz-i ezelî olmayacak mahv ola mı hiç
Bir akl-ı basît ile nice cehl-i mürekkeb

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
14.06.2019
Türkiye Gazetesi

https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ahmet-simsirgil/608438.aspx

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.