Padişah Hanımları

Osmanlı Tarihinin ve özellikle hanedanın en çok tartışılan konuları arasında padişahların aile hayatı gelmektedir. Bir kısım yazarlar padişahların harem hayatını bir sefahat ve gayr-i meşru eğlence hayatı gibi takdim etmeye çalışmaktadırlar. Ancak bunların dayandıkları mehazlar genelde Avrupalı gözlemcilerin, gezginlerin, düşünürlerin hayal ürünü eserleridir. Haremdeki aile hayatına dair tasvirler Osmanlılar hakkındaki kitapların satışına çok açık bir biçimde yardımcı oluyordu. Bu sebeple bu tip anlatım ve tasvirler eserlerde abartılı bir biçimde yer bulabiliyordu. Nitekim günümüzde de bir padişahın hanımını konu edinen ve cinsel fanteziler üzerine kurulu romanlar daha fazla rağbet görebilmektedir.

Oysa meseleyi ciddi ve ilmi bir tarzda ele alan yerli ve yabancı yazarlar ve tarihçiler haremin iç işleyişi ve sakinlerinin yaşantısına dair pek az bir bilginin mevcut olduğuna vakıftırlar. Harem, isminin de gereği olarak yabancıların gözlerinden gizlendiği gibi içindeki hayata dair konuşmalar da yine başkalarının işitme alanı dışarısında kalmıştır. Haremde yaşayanlar ise bu durumu belki hayatlarının en büyük sırrı olarak kendileriyle birlikte mezara götürmüşlerdir.

Saltanatın babadan oğula geçtiği bir hanedanın her hükümdarı gibi Osmanlı padişahı için de önemli bir siyasi anlam yüklü olan aile hayatı, asla bir cinsel zevk olarak düşünülemezdi. Zira evliliğin sonuçları -evlatlar- tahta kimin geçeceğini yani bizzat hanedanın varoluşunu etkiliyordu.

İlk dönemde evlilikler

Kuruluş döneminden II. Bayezid´e gelinceye kadar Osmanlı padişahları ve şehzadeleri ilk zamanlarda Müslümanlardan nüfuzlu kişilerin, Anadolu beylerinin, Bizans, Sırp ve Bulgar krallarının kızları ile evlendiler. Bu evliliklerde siyasi nüfuz elde etme, diplomatik faydalar veya kız babası öldüğünde toprak talep etmek gibi gayeler hedefleniyordu.

Ertuğrul Bey´in oğlu Osman Gazi´yi Şeyh Edebali´nin kızı Bala Hatun ile evlendirilmesinde muhakkak ki ahilerin desteğini de temin etmek maksadı yatmaktaydı. Nitekim Ertuğrul Bey´in vefatından sonra aşiretin başına amcası Dündar´ın muhalefetine rağmen ahilerin de desteğini temin eden Osman Gazi seçilmiştir. Osman Gazi ikinci evliliğini yine nüfuzlu bir şahsiyet olduğu tahmin edilen Ömer Bey´in kızı Mal Hatun ile yapmıştır.

Bilecik tekfuru oğlunu, Yarhisar tekfurunun kızı ile evlendireceği zaman düğüne Osman Gazi´yi de davet etmişti. Tekfurlar Türk Beyi´ni düğüne katıldığı sırada ortadan kaldırmayı kararlaştırmışlardı. Ancak tertipten dostu Harmankaya hakimi Köse Mihal´in ihtarıyla, zamanında haberdar olan Osman Gazi mükemmel bir plan tertip ederek tekfurları pusuya düşürdü. Bilecik ve Yarhisar´a sahip olurken Holofira isimli gelin de Osmanlılar eline geçmişti.

Osman Gazi Holofira´yı oğlu Orhan’a nikahlayarak bir anlamda onun babasının topraklarına hakim olduğunu göstermiş oluyordu. Daha sonra Müslüman olarak Nilüfer adını alan Holofira, hayır ve hasenatıyla Bursalıların gönlünde taht kurmuştur. Nilüfer Hatun Bursa´da Kaplıca kapısı yanında bir tekke, Darülharp mahallesinde bir mescid ve Bursa ovasından geçen çay üzerine güzel bir köprü yaptırmıştır. Bu nedenle çaya Nilüfer adı verilmiştir.

Orhan Gazi´nin önce Bizans İmparatoru III. Andronikus´un kızı Asporça Hatun ve Sonra VI. John Kantakuzen ile eşi İrene´den doğan Teodora (Maria) ile evlenmesi ise Rumeli´ye geçişin imkan dahiline alınması ve saltanata geçişi sağlamak hedeflerine matuftur. Kartakuzen Orhan Bey´in kuvvetleri sayesinde İstanbul´a girerek İmparatorluğa kavuşmuş, Trakya ve Makedonya´daki hakimiyetini kuvvetlendirmiştir. Bu yardımlarına karşılık Gelibolu yarım adasındaki Çimbi kalesini Osmanlılara vermiştir ki bu durum Orhan Gazi´nin Rumeli´ye geçişinin ilk adımı olacaktır.

I. Murad Han´ın Bulgar Kralı Şişman´ın kız kardeşi Tamara (Maria) ile evlenmesi ise bu krallığın, tabiiyet altında tutulabilmesinin bir gereği olarak görülebilir. Zira Sultan Murad 1368´den sonra sırasıyla Bulgarlardan Aydos, Karinabad, Süzeboli, Pınarhisar ve Vize´yi zaptetmişti. Kral Şişman mukavemete muvaffak olamayınca sulh yaparak vergi vermeyi kabul ederek kız kardeşini de Osmanlı hükümdarına vererek dostluğunu pekiştirmek istemişti.

I. Murad döneminden itibaren Osmanlı Padişahları gayr-i müslim kralların kızlarının yanısıra Anadolu beylerinin kızları ile de şehzadelerini evlendirmeye başlamışlardır. Aslında Anadolu beyleri ile bu münasebet çift yönlü olarak devam etmiş Osmanlılar onlardan kız almalarının yanısıra, kızlarını da Anadolu beyleri veya oğullarına vermişlerdir. Osmanlıların bu yerinde ve fevkalade isabetli siyasetlerinin sonucu geç de olsa meyvelerini vermiş ve bu evlilikler neticesinde Anadolu aşiretleri ve beyleri arasında sağlam, köklü ve daimi akrabalıklar tesis olmuştur. Anadolu´da yüzlerce yıllık muhabbet, birlik ve beraberliğin temelinde, Osmanlıların bu siyasetinin rolü de unutulmamalıdır.

I. Murad Han oğlu Yıldırım Bayezid´i Germiyanoğlu Süleyman Şah´ın kızı Devlet hatun ile evlendirdi. Devlet Hatun´un annesi Mevlana Celaleddin Rumi´nin oğlu Veled Çelebi´nin kızı Mutahhare Hatundur. Süleyman Şah kızının çeyizi olarak beyliğinin en güzel yerleri olan Kütahya, Tavşanlı, Emed ve Simav şehirlerini Osmanlılara vermiştir.

Yine Yıldırım Bayezid Kosova meydan muharebesinden sonra kendisine karşı ayaklanan Anadolu beylikleri üzerine yürüdüğünde, Aydınoğlu İsa Bey karşı duramayarak tabiiyetini arzetmişti. Buna karşılık Yıldırım Bayezid ise İsa Bey´e bir miktar toprak bırakırken onun Hafsa Hatun adındaki kızı ile de evlendirmiştir (1390).

Kosova savaşında (1389) Sırp kralı Lazar ölmüş ve yerine oğlu Lazaroviç geçmişti. Yılıdırım Bayezid kendisi ile sulh anlaşması yaparken dostluğu pekiştirmek için kız kardeşi Despine (bazı kaynaklarda Olivera) ile evlenmiştir.

Osmanlılar doğuda kendilerine karşı en güçlü devletlerden olan Memluklerle aralarında tampon devlet konumundaki Karamanlılar ve Dulkadırlılar ile de evlilik yoluyla akrabalık kurmaya ve dostluklarını ilerletmeye çalışıyorlardı. Nitekim Çelebi Mehmed fetret dönemi sırasında Dulkadırlı Süli Bey´in kızı Emine Hatunla evlenmek istemiş ve bu arzusu hüsn-i kabul görmüştür. Çelebi Mehmed ile Emine Hatun 1403 yılında evlenmişler ve bu evlilikten ertesi yıl II. Murad doğmuştur.

II. Murad Han´da Anadolu beylerinden Candaroğlu II. İbrahim Bey´in kızı Hatice Hatun, Amasyalı Şadgeldi Paşa´nın torunu Yeni Hatun ile evlilikler yapmıştır. II. Murad´ın siyasi evliliklerinden biri de Sırp Kralı Jori Brankoviç´in kızı Mara Hatun´dur. Brankoviç, Türk akınlarını önleyebilmek için kızı Mara´yı 1435 yılında II. Murad ile evlendirmiştir. Osmanlıların Balkanlarda zor duruma düştüğü bir dönemde Edirne-Segedin antlaşmasının imzalanmasında Mara Hatun´un büyük rolü olmuş böylece II. Murad toparlanma imkanı bulmuştur.

Bazı yazarlar II. Mehmed (Fatih)´in annesi Mara hatun olduğunu ısrarla savunurlar. Oysa Fatih´in 1431 yılında doğduğu düşünülürse, 1435´de gerçekleşen bu evlilikten böyle bir doğumun ne kadar imkansız olacağı ortadadır. Buna rağmen bazı yazarlarda aynı gayretkeşliğin devam ettirilmesi akla, başka niyetler, başka maksatlar olduğunu, çamur at izi kalsın prensibinin uygulandığını apaçık bir biçimde vermektedir.

II. Murad bu arada II. Kosova zaferinden sonra Karamanoğullarının muhtemel bir hıyanetinden çekinerek, Dulkadıroğlu Süleyman Bey´le akrabalık kurmak istemiştir. Bu itibarla Süleyman Bey´in kızı Sitti Mükerreme Hatun´u oğlu Mehmed´ istemiştir. Süleyman Bey´in de muvafık olmasıyla şehzade Mehmed ile Sitti Hatun Edirne´de üç ay süren muhteşem ve göz alıcı bir düğün merasimi ile evlenmişlerdir.

Görüldüğü gibi Fatih Sultan Mehmed´e gelinceye kadar Osmanlı padişahları Bizans, Bulgar, Sırp krallarının ve Anadolu beylerinin kızları ile siyasi evlilikler kuruyorlardı. Bunun yanısıra saraya alınan ve burada yetiştirilen cariyeler ile az da olsa evlilikler görülüyordu.

Nitekim I. Murad´ın Gülçiçek (Rum asıllı), Çelebi Mehmed´in Kumru Hatun, II. Murad´ın Hüma Hatun ile bu yolla evlendikleri bilinmektedir. Ancak Fatih´ten itibaren cariyelerle evlenme usulüne doğru sistemli bir geçiş süreci başlamıştır. II. Bayezid ve Yavuz dönemlerinin sonunda devşirme sistemi içerisinde evlilik Osmanlı sarayına hakim olmuştur.

Fatih´in Dulkadırlı Süleyman Bey´in kızı Sitti Hatun´un dışında kalan eşlerinden Gülbahar Hatun aslen Arnavut, Çiçek Hatun Sırp, Venedik veya Rum ve Helene ise Rum´dur. Gülşah Hatun´un ise milliyeti bilinmemektedir.

II. Bayezid, Dulkadır oğlu Alaüddevle´nin kızı Ayşe Hatun ve Karamanoğullarından Nasuh Bey´in kızı Hüsnüşah Hatun´un yanısıra Bülbül Hatun, Ferahşad Hatun, Gülbahar Hatun, Gülruh Hatun ve Şirin Hatun adlı cariyeler ile de evlenmiştir.

Yavuz Sultan Selim´in güzelliğiyle meşhur hanımı Hafsa Sultan´ı bazı tarihçiler Türk olarak gösterseler de aslen cariye olduğu vesikalardan anlaşılmaktadır.

İşte Fatih´le beraber cariyeler ile evlenme usulü genişlemiş II. Bayezid devri sonunda ise umumi bir kaide şeklinde saray hayatına girmiştir. Bu usul pek az istisnası dışında hanedanın yıkılışına kadar da devam etmiştir.

Niçin cariyelik sistemi

Padişahların bu sistemdeki evliliklerinden İslamiyetin hükümlerine uyularak nikah yapılmamıştır. Zira İslamiyet´e göre cariyeler köle (kadın) statüsünde olduğundan sahipleri istedikleri gibi tasarruf hakkına sahip bulunuyordu.

Bazı tarihçiler nikah ile evlenmeyi kaldırmayı Yıldırım Bayezid´in Ankara´da Timur Han´a esir düşmesinden sonra, hanımı Despina´nın da galiplerin eline geçmesi sebebiyle alındığını kaydederler. Hatta bazı yabancı yazarlar, Türk ve Osmanlı düşmanları daha da ileri giderek Timur Han´ın Yılıdırım Han´ın hanımına içki dağıttırdığını kaydederler.

Gerek Timur Han gerekse Osmanlı, ciddi hiç bir tarihte bu tip haber mevcut değildir. Oysa Osmanlı sarayında henüz İslamı seçmemiş olan Despina Hatun, Timurlu tarihçilerden Şerefeddin Yezdi´nin kaydına göre Timur Han´ın huzurunda Müslüman olmuştur.

Ayrıca Osmanlıların bu sebeple cariyelerle evlendiği meselesi şuradan da yanlıştır ki, Yılıdırım´dan sonra Çelebi Mehmed Dulkadırlıoğlu Süli Bey´in kızı Emine Hatun´la II. Murad Candaroğlu İbrahim Bey´in kızı Hatice Halime Hatunla, II. Mehmed Dulkadıroğlu Süleyman Bey´in kızı Sitti Hatun´la, II. Bayezid de Dulkadıroğlu Alaüddevle´nin kızı Ayşe ve Karamanoğlu Nasuh Bey´in kızı Hüsnü Şah Hatunla hep nikahlanarak evlenmişlerdir.

Oysa Osmanlıların Fatih´ten itibaren cariyelerle evlenme sistemine geçişte kendileri ve devletleri için yine pek çok faydaları vardır. Bunlar üzerinde dikkatle durmak gerekmektedir.

Öncelikle Fatih´e gelindiğinde Balkanlardaki prenslik ve krallıklar yıkılmış hepsi devletin sınırları içerisine alınmışlardı. Fatih´le beraber Bizans İmparatorluğu´da Tarihe karışmıştır. Ayrıca Anadolu beylikleri ortadan kaldırılmış ve Türk birliği temin olunmuştu.

Zaferden zafere koşan Osmanlı hükümdarları kendilerini artık dünyanın en büyük ve güçlü padişahları saydıklarından, başka hanedanlarla akrabalık yoluyla dostluk kurmaya çalışmışlardır. Başlangıçtaki siyasi ve diplomatik yarar sağlama unsuru artık görülmemektedir.

Yine genelde çok evli bulunan Osmanlı padişahlarının her aldıkları kadın için yapacakları şatafatlı düğünler, yapılacak masraflar ve verilecek hediyeler düşünüldüğünde devşirme sistemiyle devletin ne büyük bir masraftan kurtulduğu açıkça görülmektedir.

Padişahların devşirme kadınlarla evlenmelerini tenkit eden bazı yazarlar ise, neden Türk ilim ve Devlet adamlarının kızlarını almadıklarını sorgularlar. Oysa bu düşünceleri uygulanmış olsaydı yapılacak masraflar bir tarafa her padişah döneminde bir kaç aile saraya nüfuz edecek devlet işlerine karışacak, parçalanma ve bölünme süreci içeriden daha çabuk bir şekilde gerçekleşecekti.

Devşirme usulüyle kız almanın bir faydası ise küçük yaşta saraya getirilen bu kızların tam bir saray kültürü ve terbiyesi içerisinde yetiştirilmiş ve padişaha layık bir eş haline getirilmiş bulunmasıdır. Ayrıca bunların en seçilmişleri padişah hanımlığına namzet olurken diğerleri de enderun mektebinde yetişen diğer devlet görevlileri ile evlendirilmek üzere hazırlanıyordu. Enderun nasıl saray içerisinde padişaha kişisel hizmet yoluyla erkekleri saray dışında hanedana hizmete hazırlanıyorsa, harem de padişah ve annesine hizmet yoluyla dış dünyadaki rollerini almaya hazırlanıyordu. Böylece idareciler eş yoluyla devlete daha da sadık bir hale getirilmiş olurdu.

Devşirme Sistemi ile Padişah Evlilikleri

Saraya alınan cariyelerin büyük bölümü hizmet birimlerinde çalışırdı. Bunların en güzel ve kabiliyetli olanları padişahın hizmetinde, ona yakın olanlar da şehzadeler dairesine gönderilirdi. Bunlardan padişah hanımı olabilecek durumda olanlar Haznedar Usta´nın emrine verilirdi. O bunları yetiştirir ve efendisine yaraşır bir kadın olmasını sağlardı.

Bunların dışındakiler ise padişah hiç bir bakımdan irtibatta bulunmadığı gibi belki kendilerini ne görür ne de tanırdı. Bu bakımdan padişahın zaman zaman bütün cariyeleri toplayıp içlerinden en güzelini seçmesi gibi konular artık fantazi masallar olarak tarihteki yerini almışlardır.

Has odalık olarak yetiştirilen cariyelerle padişah münasebette bulunduğunda şayet bunlar gebe kalırlarsa İkbal ve haseki adını alırlardı. Bunlar derecelerine göre Baş İkbal, İkinci İkbal, Üçüncü İkbal… denirdi. Sayıları yediye kadar çıkabilirdi. İkballer hanım veya hanımefendi diye çağırılırlar ve artık azad edilip saraydan ihraç edilmekten kurtulurlardı. Haseki Sultan tabirinin yerini zamanla Kadın veya Kadın efendi almıştır.

Hasekiliğe yükselen cariyeye samur kürk giydirilirdi. Hasekilerden erkek çocuk doğuranlara Haseki Sultan ünvanı verilir ve başına kıymetli taşlarla süslü bir altın taç takılırdı. Yine harem geleneği gereğince ona daire ayrılır, emrine kalfa ve cariyeler verilirdi.

Haremde cümle kapısı holünden Kızlarağası Dairesi ile Kalfalar koğuşu arasında devam eden yoldan sola dönülerek girilen geniş ve uzun hole Cariyeler ve Kadın efendiler Taşlığı denilirdi. Taşlığın sağ tarafındaki birinci, ikinci ve üçüncü kapı sırasıyla Kadın efendi odalarıdır.

Daireler zemin katta giriş bölümü, merdiven aralığı ve güzel bir manzara kazandırabilmek için iki kat yüksekliğinde yapılmış birer Başodaya sahiptir. Üst katta taşlığa bakan bir sahanlık ile birer odayla baş odalara açılan bir asma katı bulunmaktadır. Daireler 17 yüzyıl Osmanlı çinileriyle kaplı olup ocaklı ve tavanı kalem işli desenli boş odalar, zengin dekorları ve nefis manzarasıyla dikkat çekmektedir.

Osmanlı padişahlarının ölümlerinden sonra onun çocuk doğurmamış yahut da erkek çocuk doğurmuş ve çocuğu vefat etmiş olan kadın ve hasekileri isterlerse devlet ricalinden biriyle evlendirilirdi. Bu uygulamaya ilk defa Fatih döneminde rastlanmaktadır. O babası II. Murad´ın dul eşi Hatice Hatun´u babasının adamlarından İshak ile evlendirmiştir. Kendisi de boşamış olduğu David Komnenos´un kızını Zağanos Mehmed Paşa ile evlendirmiştir. Yine III. Murad´ın ölümünden sonra çocuksuz olan ikballeri Eski Saraya gönderilmiş ve daha sonra derecelerine denk kimselerle evlendirilmişlerdir.

Genellikle evlendirilenler odalık ve ikballer olup padişahların asıl kadınlarından evlenenler pek az görülmüştür. Zira kadın efendiler evlendikleri zaman bu durum hanedana ve padişaha karşı yapılan bir saygısızlık olarak kabul edilir ve tasvip edilmezdi.

İktidardan düşen veya vefat eden padişahın kadınları harem dairesinden alınarak Eski Saray´a gönderilirlerdi. Bu kadınların eğer padişah olacak çocukları yoksa ölünceye kadar burada yaşarlar, oğlu padişah olanlar Valide Sultan sıfatıyla tekrar hareme dönerdi.

Eski Saraydaki kadınlar genellikle kendilerini ibadete verirler, hayır ve hasenat işleriyle meşgul olurlardı.

Osmanlı padişahları içinde çok kadınla evlenenlere karşılık pek az eşi olanlar da görülmektedir. I. Mustafa´nın hiç kadını tesbit edilmemiştir. Yavuz Sultan Selim, II. Selim, III. Mehmed, IV. Murad ve II. Ahmed´in birer; Osman Gazi, Çelebi Sultan Mehmed, III. Ahmed, II. Osman ve III. Osman´ın da ikişer kadını olduğu anlaşılmaktadır.

Hayırsever kadınlar

Osmanlı tarihi ele alınırken padişah hanımları, gündeme ne yazık ki her defasında menfi bilgiler verilerek ve devleti yıkıma götüren bir rol biçilerek getirilmiştir. Oysa hanedan kadınları ”Kadınlar saltanatı (1566-1656)” denilen kısa bir dönem hariç siyasi alanda fazla görülmemişlerdir. Bu dönem ise genelde padişahların küçük yaşta olmaları dolayısıyla ortaya çıkmıştır.
Buna karşılık padişah hanımları ilk devirlerden itibaren saltanat törenleri ve alaylarına katılmakta, hayranları ve vakıfları ile sosyal hayatı güçlendirmekte, ihsan ve cömertlikleriyle fakir fukaranın hamiliğini üstlenmekte ve sosyal kültürü teşvik etmekte idiler.
Aslında padişah hanımlarının belirgin özelliklerinin en dikkate değer yönleri cami, mescid, medrese, çeşme, hastahane ve imaret gibi imar faaliyetlerinde bulunmaları ve bu girişimleri desteklemeleridir.

Nitekim Orhan Bey‘in hanımı Nilüfer Hatun yaptırdığı hayır eserleri ile gönüllerde taht kurmuştu. Orhan Bey‘in diğer hanımı Asporça Hatun da yaptırdığı binalara ve eserlere oğlu İbrahim’i mütevvelli tayin ettirmişti.

I. Murad
‘ın hanımı Gülçiçek Hatun’un Bursa’da bir cami ile türbesi vardır. Yıldırım Bayezid‘in hanımı Hafsa Hatun Tire’de bir çeşme, Bademiye’ de bir zaviye yaptırmış ve zengin vakıflar bağışlamıştır. Fatih‘in hanımı Sitti Hatun’un Edirne’ de bir camii vardır.

II. Bayezid
‘in eşi Bülbül Hatun’un Ladik’te bir camii, bir imaret, Amasya’da mescid, mektep ve çeşme Bursa’sa ise bir medrese yaptırarak vakıflarını tanzim ettirmiştir. Diğer hanımlarından Gülruh Hatun Akhisar ve Güzelhisar’da birer mescid yaptırmış ve zengin vakıflarda bulunmuştur. Şirin Hatun ise Bursa ve Mihaliç’ te birer mektep ile Trabzon’da bir mescid yaptırmıştır.
Yavuz Sultan Selim‘in hanımı Hafsa Sultan yalnız hayırları ile değil iyi kalpliliği ile de büyük nam kazanmıştır. Manisa’da cami, medrese, tekke, sıbyan mektebi ve imaretten oluşan mükemmel bir külliye inşa ettirmiştir.

Kanuni’nin çok sevdiği hanımı Hürrem Sultan’ın imar faaliyetleri ise o zaman kadar yapılanları gölgede bırakacak derecedeydi. Hürrem Sultan Aksaray’da kubbeli bir cami ile şadırvan, imaret, medrese darüşşifa ve mektepten meydana gelen bir külliye, Mekke ve Medine’de birer İmaret, Cisr-i Mustafapaşa’da bir kervansaray, cami ve imaret yaptırdı. Edirne’ye su getirterek, bunları muhtelif çeşmelerden akıttı. Kanuni’nin kendisine temlik ettiği emlakini yaptırdığı eserlere vakfederek adını tarihe maletti. Gülfem Hatun’un ise Üsküdar’da bir camii vardır.

II. Selim‘in hanımı Nurbanu Sultan Üsküdar Toptaşı tepesinde cami, medrese, darüşşifa , imaret, çifte hamam ve sıbyan mektebinden meydana gelen mükemmel bir külliye inşa ettirmiştir. Ayrıca külliyeye gelir getirmek üzere Cadid Valide Camii civarında Yeşil Direkli hamamı ve pek çok sebilleri yaptırmıştır.

III. Murad‘ın hanımı Safiye Sultan Eminönü’nde Yeni Caminin temelini attırmış ancak vefatıyla yarım kalmıştır. Safiye Sultan ayrıca kendi malından, cihad ve gaza yolunda yapılan hazırlıklara pek çok katkıda bulunuyordu.

I. Ahmed‘in hanımı Mahpeyker Kösem Sultan, bir takım siyasi olaylara karışmasının yanında pek çok hayır eserlere de imzasını atmıştır. Üsküdar’da Çinili Cami yanında mektep, darülhadis ve sebili, Anadolu kavağında medrese, mescid ve çeşmesi, Çakmakçılar yokuşunda meşhur Valide hanı en meşhur eserleridir. Halka karşı son derece müşfik olan ve iyilik yapmaktan zevk duyan Kösem Sultan her sene hapishaneleri dolaşarak, borcundan dolayı tutuklu olanları kurtarırdı. Ayrıca fakir kızları ve kendi yetiştirdiği cariyeleri zengin çeyizlerle evlendirirdi.

I. İbrahim‘in hasekisi Hatice Turhan Sultan, Safiye Sultan tarafından temeli atılan Eminönü’ndeki Yeni Cami, darülhadis, mektep, çarşı, sebil ve türbeden ibaret muazzam külliyeyi tamamlatarak adını tarihe maletmiştir. Ayrıca Çanakkale boğazı kaleleri ile yine bu şehirde bir cami inşa ettirmiştir.

II. Mustafa’nın eşi Saliha; III. Ahmed‘in hanımı Emetullah; I. Mahmud‘un kadını Alicenab; III. Mustafa‘nın kadını Mihrişah; I. Abdülhamid‘in kadınlarından Ayşe Sineperver ile Nakşidil cami, mescid ve çeşmeleri ile ünlü hanım sultanlardır.

I. Abdülhamid‘in kadınlarından Binnaz Kadın bıraktığı vasiyetnamesinde öldüğü zaman cariyelerinin azat edilmesini ve ıskat ve devr için fukaraya yüklü miktarda para vakfı yaptığını, bunların harfiyen yerine getirilmesini belirtiyordu. Binnaz Kadın vasiyetnamesinin yerine getirilmesine kocasını memur ediyor ve ondan söz alıyordu..

II. Mahmud’un Hanımlarından Bezmialem Sultan ise ince ruhlu, duygulu bir kadın olup fakir ve yoksulları gözetmesi ile İstanbulluların sevgi ve saygısına mazhar olmuştu. Yaptırmış olduğu Guraba Hastanesi onun insanlık şefkatinin bir timsali olarak ayakta durmaktadır. Bunlardan başka Dolmabahçe Camii, mektebi ve çeşmesi ile Rami’de bir çeşmesi vardır.

Abdülmecid Han‘ın kadınlarından Tirimüjgan ve Perestü, Abdülaziz Han’ın kadınlarından Nesrin ve Hayrandil, ve II. Abdülhamid Han‘ın kadınlarından Nazikeda ve Müşfika Kadınlar iyilik ve cömertlikleri ile meşhur olmuşlardır.

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Bibliyografya:
Esad Efendi, Osmanlılarda Töre ve Törenler (Teşrifat-ı Kadima), sad. Y. Ercan, İstanbul 1979, s. 116

Silahtar Mehmed Ağa, Silahdar Tarihi, c.2, s. 685
Madam Montegü, Türkiye’ye ait mektuplar, TOEM, sene 5, s.410-415
Leslie Le Peirce, Harem-i Hümayun (çev. A. Berktay), İstanbul 1996, s. 34-45, 75-85, 353-365.
A. Dolphin Alderson, Bütün Yönleriyle Osmanlı Hanedanı (çev. Ş. Severcan), İstanbul 1999, s. 139-160
İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Saray Teşkilatı, Ankara 1984, s.151-153.
Çağatay Uluçay, Harem II, Ankara 1985, s. 38-58.
Çağatay Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Ankara 1985, muhtelif sahifeler.
Ahmed Akgündüz, Osmanlı’da Harem, İstanbul 1995, s. 47-53
Safiye Ünüvar, Saray Hatıraları, İstanbul 1964. M. Anhegger (Eyüboğlu),
Topkapı Sarayında Padişah Evi; Harem, İstanbul 1987, s. 29-31

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.