Hain yetiştiren sistem! 08.04.2018

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Bey, bu hafta eğitim ile ilgili olarak çok çarpıcı açıklamalarda bulundu. Bir taraftan okullaşmada ve eğitim müesseselerinde teknolojik açıdan çok önemli yatırımlar gerçekleştirildiğini belirtirken, diğer taraftan da devrim sırasının eğitimin müfredatına geldiğini ifade ederek şöyle dedi:

Continue reading

Dinime dahleden bari Müselman olsa! 01.04.2018

Son zamanlarda din adına ahkam kesen bazılarının eski veya yeni birtakım söylem ve ifadeleri ortaya saçılmak suretiyle gündem oluşturuldu. Bu durum bilhassa dine ve İslam’a mesafeli hatta düşman kişilerin arayıp da bulamadıkları bir husustur.

Zira bunlar meseleyi doğru mu yanlış mı diye ayırt etmezler. Vurmak istediklerine buradan saldırmayı marifet addederler. Nitekim “Kadınlar Günü” yaklaşırken bu köşe yazarları ve sözde aydınlar böyle bir girişimde bulundular. Bilhassa Nurettin Yıldız’ın asansör vb. konuşmalarını ele alarak Müslümanlara saldırmaya başladılar. 

Cumhurbaşkanımız da o gün (kadınlar günü) bir vesilesiyle onların yanlışlarını beyan ederken “güncelleme” kelimesini kullandığında, bu zevata daha başka fırsatlar ortaya çıktı.

“Dinime dahleden bari Müselman olsa”, sözünün gereği bu defa da mütedeyyin Ehl-i sünnet kitlelerle Sayın Cumhurbaşkanımızın arasını açmak üzere manşetler atmaya hatta zil takıp oynamaya başladılar.

Oysa Cumhurbaşkanımız onlar gibi düşünmediğini ve sözünün tashihini en net bir biçimde ertesi gün tam zamanında ve yerinde olarak yaptı.

Bu arada, bütün bunlara din âlimlerinin ve ilahiyat hocalarının cevap vermesi gerektiğini ve yeni FETÖ’lere fırsat verilmemesi hususunu, altını çize çize belirtti.

Bunun üzerine Mehmet Görmez alelacele TRT1’e çıkarak açıklamalarda bulundu. Neden Mehmet Görmez ve TRT1 demekten kendini alamıyor insan.

Zira Mehmet Görmez bir FETÖ projesi olan Kutlu Doğum Haftası’nı kaldırmamak uğruna, neredeyse “harakiri” yaparak Diyanet’in başından ayrıldı.

Bu arada hatırlayınız henüz görevinden ayrılmadan 2017 yılı ramazan ayında TRT ile ortaklaşa Kur’ân-ı kerim okuma yarışması düzenlemişlerdi. Diyanet bu projenin ortağı olduğu halde TRT’yi bu faaliyeti nedeniyle en çok Görmez eleştirmiş, Cumhurbaşkanımız da kendisini son final gecesi tenkit etmişti.

Buna rağmen TRT, neden Görmez’i çıkartarak güya birilerine cevap vermesinin yolunu açtı dersiniz? Görmez, bir yerlere hazırlanmak mı istemektedir? Yıllarca FETÖ’nün faaliyetlerine tek söz etmeyen Ali Bardakoğlu ve Mehmet Görmez ekibi hâlâ Diyanet’te işbaşında mıdır?

Peki Cumhurbaşkanımızın yeni FETÖ’lere yol açılmamalı tedbir alınmalı diyerek dikkat çektiği ve bütün bu tartışmaların odağındaki isim olan N. Yıldız’a, İslamoğlu ve Taslaman gibilere bunların tek açıklaması olmuş mudur? Görmez Diyanet’in başında iken Yıldız’ı, hangi görevlerde bulundurmuş ve nerelerde vaizlikler yaptırmıştır, bunlar unutuldu mu?

Bu arada Yıldız’ı savunanlar da şunlara cevap aramalılar: N. Yıldız bugüne kadar Ehl-i sünnete uygun düşmeyen hangi ifadesinden rücu etmiştir. Umuma hitap eden hangi yanlışından vazgeçmiştir?.. Kapalı kapılar ardındaki özür dileyişler umumu hiçbir zaman bağlamaz. 

N. Yıldız’ın hezeyanları

Yıldız’ın zaman zaman benim TV’lerde de tenkit ettiğim ve tırnak içerisinde verdiğim şu sözlerine dikkat kesilelim: 

Son dönemlerde bilhassa Ramazan ayında Enderun teravihini kıldıranları hedef edinerek, “Hilafet makamını hak etmediği hâlde işgal eden Osmanlı’nın, son yeteneksiz padişahlarının zevk-i sefasını (Enderun teravihini) ibadet diye bana sunuyorsun…” derken Osmanlıları tahkir etmektedir.

“Keşke Fatih yedi dil öğreneceği yerde, bir tane tefsir kitabını da baştan sona okumuş olsaydı ve tasavvuf yönü de ilerlemiş olsaydı…” Fatih Sultan Mehmed’in tefsir hocalarını hiç duymamış demek ki.

“II. Abdülhamid piyano çalmaktan Aziz Mahmud Hüdai’nin yanına gitmeye fırsat bulamadı” sözüyle cehaletinin boyutunu ortaya koymakta II. Abdülhamid Han’ın Aziz Mahmud Hüdai’den üç asır sonra yaşadığının farkında bile olmadığını belli etmektedir.

“Kanuni 100 kere şeyhülislama sorduysa 300 kere de tembih etmiş. Ölmeden fetva kâğıtlarının kabre konmasını istemiş ama o kâğıtlar seni kurtaramaz!” Peki neden kurtaramaz? Ne yapmış da kurtaramaz? Bir tane günahını söyleyebilir mi? N. Yıldız bu sözleri Muhteşem Yüzyıl dizisinin tesirinde kalarak mı söylemektedir acaba?

Yine Kanuni için “Viyana önlerine kadar gideceğine bir kere hac etmiş olsaydın” demektedir. Cihadın ne olduğunu bilmemesi bir yana Abdülhamid Han’ı dinlememekle itham ettiği Aziz Mahmud Hüdai hazretlerinin “Padişahlara hac gerekmez” sözünü bilmiş olsaydı keşke!..

Yıldız’ın ithamları sadece Osmanlılarla sınırlı kalmamıştır. Hâlâ internette dolaşan videolarında geçen şu sözleri Müslümanları rencide etmektedir: 

“Resulullah bile kâmil değildi, mürşid nasıl kâmil olur?”

“Âdem (aleyhisselam) çocuklarını yetiştirmeyi beceremedi.”

“(Hazreti) Ebubekir (haşa) bir hurma fidanı için ağzını bozmuştur, kelepir gelmiş sana, acından ölecekmiş gibi bir hurma fidanı için ağzını bozabiliyor… Mal sevgisi ve şehvet tehlikesinden Ebubekir’in bile garantisi yoktur”.

“(Hazreti) Ebubekir bizim hayatımıza ulaşamaz. Gelsin internet çağında bir Ebubekir Sıddık olsun göreyim onu…”

Mevlit kutlayanları Hıristiyanlara benzeten Yıldız, vefat edenin de ruhuna Kur’ân okunmaz diyebilmektedir.

Yine Peygamber efendimizden şefaat isteyenleri “Şefaat Ya Resulullah’mış! Bırakın bu edebiyatları!” diyerek aşağılamaktadır.

Yoksa N. Yıldız’ın Kanuni Sultan Süleyman’a düşmanlığı padişahın;

Umarım her adın başka şefaat eyleye,
Ahmed ü Mahmud’u Ebü’l-Kasım Muhammed Mustafa.

Beyti nedeniyle olmuş olmasın!

İbni Teymiye’nin tesirinde!

N. Yıldız’ın İbni Teymiye’nin tesirinde olduğu ifadelerinden açıkça belli olmaktadır. Nitekim İbni Teymiye’ye; “tıpkı İmamı Azam gibi, İmam Malik gibi ve onlarla aynı şartları bire bir taşıyan bir müctehid idi” diyerek övgüler dizerken; döneminde ona karşı duran Ehl-i sünnet büyüklerini de “İbni Teymiye’ye düşmanlık eden âlimlerin hepsi mide bağıyla bir yerlere bağlıydı, İbni Teymiye onların düzenine çomak soktu”diyerek kötülemektedir.

Ehl-i sünnet âlimlerinin övdüğü Osmanlıların kuruluşunu müjdeleyen Muhyiddin-i Arabi ve Sadreddin Konevi hazretleri için, “Muhyiddin-i Arâbi ve Sadreddin Konevi Batı’nın mikroplarını Müslümanlara taşımıştır, yeni bir din ihdas etmişlerdir” diyerek tekfire varan beyanlarda bulunmaktadır.

O Sadreddin Konevi ki, (v.1274) Hazreti Mevlana’nın zamanında Konya’da yaşayan en büyük âlimlerden olup, Şeyh-i Kebir diye anılmaktaydı. Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin üvey oğlu olmak hasebiyle, onun en yakını ve ona nisbetle kurulan Ekberiyye Tarikatı’nın en tanınmış mümessili idi. Muhyiddin-i Arabi gibi büyük bir velinin üvey oğlu olmak, onun terbiye ve irşadı ile yetişmek, her şeyhe nasip olacak bir mazhariyet değildi. Sadreddin Konevi onun eserlerini şerh etti. Tasavvufta olduğu kadar, şer’i ilimIerde ve fen ilimlerinde de çok ileri gitmişti. Bilhassa hadis ilminde en yüksek dereceye ulaşmıştı. Dergâhına zamanın emirleri, beyleri, bilginleri, vezirleri, sultanları devam eder, feyiz alırlardı. Bu büyük âlimi karalamak ve kötülemek kimin haddinedir?

Evet, Nurettin Yıldız’ı savunmak isteyenler elli defa düşünmelidir. O, bunları ifade ettiği videolarının büyük kısmını tepkiler üzerine kaldırtmış olsa bile hiçbir sözünden döndüğüne dair tek bir videosu yoktur. Yeri geldiğinde İslam’a saldırmak isteyen mihraklar onun bu hezeyanlarını hep kullanacaktır.

Peki Yıldız’ın bütün bu ifadelerine ve daha fazlasını söyleyen İslamoğlu’na karşı Görmez, Bardakoğlu ve İlahiyatçılar neden sessiz durmaktadır? Bu fikirlerin yanında mıdırlar?

Yoksa Cumhurbaşkanımızın milletimizin temiz inanç ve itikadını bozmak isteyen asıl bu mihraklara karşı dikkatli olmaları gerektiği uyarısını almadılar mı? 

TEFEKKÜR
Nadanlar eder sohbeti nadanla telezzüz
Divanelerin hemdemi divane gerekdir 

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
01.04.2018 Türkiye Gazetesi

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ahmet-simsirgil/601498.aspx

II. Abdülhamid Han’ın Yanındakiler! 25.03.2018 Türkiye Gazetesi

İngilizlerin tesirine girerek ve Ehl-i sünnet itikadından ayrılarak mezhepsiz bir yol izleyen Afgani, Abduh ve Reşit Rıza’nın İslam dünyasının parçalanmasında ve Sultan II. Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesinde büyük rol oynadıklarını üç haftadır yazılarımızda ifade ettik. Okuyucularımdan, “II. Abdülhamid Han’ın yanında hiç mi âlimler yoktu? Şayet varsa biz neden bilmiyoruz” şeklinde epeyce sualler geldi.

Aslında Abdülhamid Han döneminde halifenin yanında ve destekçisi olarak pek çok âlim ve veli bulunuyordu. Bunlar halkı halifeye ve devlete bağlı tutuyorlardı. Bunların başında Seyyid Fehim Arvasi, Seyyid Muhammed Ebü’l Hüda Sayyadi, Şeyh Ebu’ş Şamat Efendi, Hasan Fehmi Efendi ve Yusuf Nebhani hazretleri geliyordu.

Bu âlim ve velilerin neden tanınmadığı meselesi ise Abdülhamid Han sonrası Osmanlı ve Türkiye’nin eğitimdeki durumu ile yakından alakalıdır. Zira II. Abdülhamid Han’ın saltanattan uzaklaştırılması ile birlikte mason olup İngilizlerle iş birliği içerisinde bulunan Afgani, Abduh, Reşit Rıza, Musa Bigiyef gibi reformist din adamları ve bunların çömezleri alana hâkim olmuşlardır.

Türkiye, Mısır, Suriye, Hindistan vesair Müslümanların yaşadığı bütün ülkelerde İngilizlerin tesiri ve gizlice kurdurduğu cemiyetler vasıtasıyla hep bu isimler parlatılmış ve gündemde tutulmuştur. Asırlardır Ehl-i sünnetin müdafii olan Türk halkı arasında bu reformistlerin revaç bulmaları kolay olmamış ise de, özel yetiştirilmiş bir kısım ilahiyat hocaları vasıtasıyla uzun yıllar içerisinde büyük ölçüde hedeflerine ulaşmışlardır. Bu arada gerçek İslam âlimleri ise nisyana terk edilmiştir.

Misal olarak en son hazırlanmış bulunan Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde Abduh, Afgani ve Reşit Rıza’ya ayrılan sayfalar ile Seyyid Fehim Arvasi, Ebül Hüda Sayyadi, Şeyh Ebu’ş Şamat, Hasan Fehmi Efendi ve Yusuf Nebhani mukayeseli olarak değerlendirilirse ne dediğimiz anlaşılır.

Bu hafta padişahın yanında yer alan ve bu mason-mezhepsiz şarlatanlarla mücadele eden kıymetli din âlimlerinden Yusuf Nebhani’yi tanıtmaya ve büyük mücadelesine ışık tutmaya çalışacağım… 

Yusuf Nebhani 

1849 yılında Filistin’in Nablus bölgesindeki Hayfa şehri yakınlarında bulunan İczim köyünde doğdu. Benî Nebhan kabilesinden geldiği için Nebhânî nisbesiyle anıldı. İlk öğrenimini babasının yanında yaptı. On yedi yaşında iken Kahire’ye gitti. 1866-1872 seneleri arasında Kahire’deki meşhur Câmiü’l-Ezher Üniversitesi’nde yüksek din ilimlerini tahsil etti. 1874 senesinde kadı tayin edildi.

Şam’da kadılık yaparken 1888’de yeni kurulan Beyrut Yüksek Hukuk Mahkemesi Başkanı oldu. Bu görevinde iken Beyrut Valisi birtakım gerekçeler ileri sürerek Yusuf Nebhani hazretlerinin vazifeden alınmasını veya başka bir yere tayin edilmesi için padişaha teklifte bulundu.

II. Abdülhamid Han, Yusuf Nebhani hazretlerinin Beyrut’a yakın bir yere tayin ederek, vazifelendirme ile ilgili kararnâmeyi imzaladı. Padişah o gece Peygamber Efendimizi rüyasında gördü. Peygamber Efendimiz, II. Abdülhamid Han’a:

“Beyrut’ta bizi en çok seven Yusuf Nebhani idi. Bizim bu âşığımızın Beyrut’taki, asli vazifesinde kalması uygundur” buyurdu.

Bu güzel rüya üzerine sevinçle uyanan II. Abdülhamid Han sadakalar dağıttı. Ardından daha postaya verilmemiş olan kararnâmeyi iptal etti.

Yusuf Nebhani hazretleri II. Meşrutiyet’in ilânından sonra Sultan II. Abdülhamid’le olan münasebeti dolayısıyla bu görevinden uzaklaştırıldı (1909). Bunun üzerine Medine’ye göç ederek bütün vaktini eser telifine ve talebe yetiştirmeye adadı. 1916’da Şerif Hüseyin hareketinin başlaması üzerine Medine’den ayrılıp kendi köyüne döndü. 1932 yılında ramazan ayında Beyrut’ta vefat etti.

Yusuf Nebhani hazretleri uzun yıllar kadılık vazifesinin yanında çok kıymetli eserler yazdı. Musul, Haleb, Diyarbakır, Şehrezûr, Bağdat, Samarra, Kudüs ve İstanbul gibi beldeleri gezdi. Gittiği yerlerdeki âlim ve velilerle sohbetlerde bulundu. Yine büyük veli Seyyid Fehim Arvasi hazretleri hacca giderken yolu üzerine çıkıp elini öpmüş, duasını almıştı. Sohbetlerinde bulunarak istifade etmişti. 

Yusuf Nebhânî’nin yaşadığı dönem, İslam âleminin belki de görüp-geçirdiği en zor, maddi ve manevi tahribatın en fazla olduğu bir devirdi. Müslümanların asırlardır inandıkları ve uyguladıkları inançlarını ve ibadetlerini gömlek değiştirmeye davet edilir gibi değiştirmeye davet edildiği bir dönemdi! Maalesef bu davet ciddî ölçüde icabet görmüştü. Yusuf Nebhânî, ihanet ve gafletle dolu bu hazin manzarayı teessürle görmüş ve buna karşı kalemiyle muazzam bir mücadele vermişti.  

Yusuf Nebhani ilim ve fazilette yüksek bir zât olduğu gibi, Osmanlıların İslamiyet’e yaptıkları hizmetleri de takdir etmekteydi. Dışarıda İngiliz, Yahudi ve masonların, içeride ise mezhepsiz reformist gürûhun kemirmeye çalıştıkları Osmanlı Devleti’nin ve Hilâfet-i İslamiyye’nin yılmaz müdâfii olmuştu. Bütün gücüyle Ehl-i sünnet dışı zararlı ve reformcu cereyanlarla mücadele etti.

Osmanlıya acımasız bir kin ve garaz içerisinde bulunan, o nazik ve tehlikeli devirde II. Abdülhamid Han’a “yaşayan en habis herif” diyen Abduh’un; Osmanlı idaresindeki Suriye’den İngiliz işgalindeki Mısır’a firar eden müctehid taslağı Reşid Rıza’nın hâlleri düşünülecek olursa, bu söylediklerimiz daha iyi anlaşılacaktır.

Hayrettin Karaman’ın “Gerçek İslam’da Birlik” kitabı içerisinde örnek gösterdiği Afgani, Abduh ve Reşit Rıza, İngiliz emellerinin tahakkukuna çalışırken, Nebhani ise, istikamet ve basireti; Peygamber Efendimize duyduğu derin aşkı ve bağlılığı; ilmi, ameli ve Sultan Abdülhamid Han’ın hizmetlerini takdir ederek yanında sapasağlam duruşuyla gerçek bir İslam âlimiydi. 

Onlar sarayın fareleri gibi idiler! 

Nebhani, yazdığı onlarca eseriyle bu mezhepsiz gürûhun üzerine âdeta yıldırımlar yağdırdı. Bu itibarla günümüzün mezhepsiz ve reformcuları kendisini hiç sevmediler. Onu ve eserlerini unutulmuşluğa terk ile akıllarınca hafif ve kıymetsiz göstermek istediler.

Böylesine kıymetli bir âlimin ve eserlerinin memleketimizde yeterince tanınmıyor olması, Müslümanlar açısından büyük bir kayıptır. İlahiyat fakültelerimizde mezhepsiz ve reformcu âlimlerin hakkında onlarca yüksek lisans ve doktora tezleri yaptırılırken bu büyük âlimin tanıtılmasının dahi yapılmaması düşündürücüdür. Aynı zamanda ilahiyat fakültelerine yıllardır ne tür âlimlerin hâkim olduklarının işaretidir.

Nebhani’nin, Afgani ve çömezleri hakkındaki şu muhteşem tespiti, reformistlerin onu görmemeleri, duymamaları ve tanıtmamaları için yeter sebeptir:

“Onlar ki, ictihad iddiasındadırlar. Yeryüzünde fesatla dolaşırlar; kendilerine ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ dendiğinde de ‘bizler ancak ıslah ediciyiz derler. Haberiniz olsun ki, asıl bozguncular kendileridir, lâkin farkında değiller.”

Afgani hakkında yazdığı uzun bir şiirinde de onun dinde ve Müslümanlar arasında sebep olduğu fesada dikkat çekmiştir. Şöyle ki:

İsmi “Cemaleddin”dir ama yaptığı işler kötüdür
Tıpkı çöle ‘mefâze/kurtuluş’ dendiği gibi
Diyorlar ki; İşte bu en büyük ıslahatçıdır
Ki onun sayesinde dinin hükümleri asrımızda kolaylaşmıştır.
…..
Bu şeyh insanlara öyle bir mezhep kurmuştur ki,
Hükümleri kolaylaştırmada asrımıza uygundur
Neticede herkes bir mezhep sahibi olmuştur ki
Mezhebiyle ahkâmda hür bir müctehid hâline gelmişti.
O, bunların azgınlık tufanına bir tennur olmuştu
Fakat onlara su yerine kor fışkırdı.
…..
Cahillikleri sebebiyle Hazreti Muhammed’in dinini kısalttılar
On tane dinî hükmün birini bile bırakmadılar
Üstelik fesatlarıyla ıslahat yaptıklarını zannettiler
Ve sapıklıklarından birçok şeyi de o dine hamlettiler
Tıpkı bir sarayın fareleri gibi çabaları hep ifsat edici oldu.
…..
Bugün ictihad iddia eden Afgani ve Abduhlar,
İlim havuzunun dibinde kalmış, arkı bulandırmış çamurdur
Hazreti Muhammed’in dinini sonuçsuz kılmak için ictihad ettiler
Her ne kadar onlar dine yardım ettiklerini zannetseler de
İctihatlarıyla dinen sorumluluk olmadığı sonucuna vardılar
Sonuçta “ne emir var, ne de yasak” diyen İbahiyye fırkasına katıldılar.
     

TEFEKKÜR
Pişmişin hâlini anlayamaz ham
Kısa kesmek gerek sözü vesselam

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
25.03.2018 Türkiye Gazetesi

Kişi dilinin altında gizlidir! 18.03.2018 Türkiye Gazetesi

“II. Abdülhamid Han’ı anlamak her şeyi anlamak olacaktır”, ifadesi son zamanların moda deyimi olmuştu. Bu büyük Türk hakanının vefatının 100. Yıl dönümünde “onu anlamak her şeyi anlamak olacaktır” diyenlerin de kendisini bir nebze olsun anlamadıklarını ifade ettim. Zira onu anlamak için o dönemde kendisini ortadan kaldıranları ve Osmanlıyı işgal edeceklerin maşası olanları iyi tanımak lazımdı. Yoksa havanda su döğeceksiniz. İbret almadan boş okumalar yapacaksınız.

Tarihin ruhuna ters düşeceksiniz. Üstadın ifadesiyle;

“Gir de bir bak ülkeme/Başsız başsız adamlar!” deyimine uygun olarak ortalıkta gezineceksiniz.

İşte bu nedenle II. Abdülhamid Han’ı hakkıyla anlamak ve tanımak için onun içerideki düşmanlarını bilmek gerekliydi. Zamanın FETÖ’lerini tanımak gerekiyordu. Aksi hâlde İslam’ın birliğini temin eden halifeyi yok etmek için çaba harcayan, devrin FETÖ’cülerinin yerini her dönemde yeni bir FETÖ almaya namzet olacaktı. Nitekim öyle de oldu. 15 Temmuz’da yine bir “hocaefendi” kılıklı Lawrence ile tanıştı Türkiye.

Bu sebeple II. Abdülhamid Han devrinin FETÖ’lerini yani Afgani, Abduh ve Reşid Rıza’yı konu edinen üç yazı kaleme aldım.

Bu hafta ise Abdülhamid Han devrinin büyük âlimlerinden Yusuf Nebhani’yi ve onun Afgani ile Abduh hakkındaki değerlendirmelerini kaleme alacaktım.

Ancak Sayın Karaman’ın şahsımı hedef alarak “iftiracı” diye suçlaması üzerine (bak. Yeni Şafak, 16 Mart 2018 tarihli yazısı) kendisine cevap verme zorunluluğu ortaya çıktı.

Öncelikle şunu ifade edeyim ki iftiranın nasıl bir büyük günah olduğunu bilenlerdenim.

Hayatım boyunca kimseye iftira etmediğim gibi hakaret lafızları da kullanmadım. Niyet okumaları da yapmadım. Kişileri, yazdıkları ve sözleri ile değerlendirdim. Zira, “kişi dilinin altında gizlidir”, buyurulmuştur. Şu ana kadar geçen 35 yıllık akademisyenliğim süresince ilmen ve fikren gerçeklerin savunucusu oldum. Fikir mücadelesi yaptım.

“Barika-ı hakikat, müsademe-i efkârdan doğar” sözü, benim birinci düsturum oldu. Talebelerime de hep bunu tavsiye ettim.

Şimdi gelelim yazıda iftira dediğiniz hususlara:

“Süleyman Hayri Bolay’a iftira ettin. O seni mübaheleye (yalan söyleyene lanet olsun) davet etti, sen cesaret edemedin”, diyorsun.

Süleyman Bey’e hangi konuda iftira ettim bilmek isterim. Mübaheleye daveti, nerede ve hangi kanalda haber oldu, açıkçası görmedim. Aranızda konuşurken mi beni mübaheleye çağırıyorsunuz anlamadım? Bu mübahele konusunda istediğiniz yerde hazır olduğumu beyan ederim. Bu arada, madem siz açtınız Süleyman Bey’le yaptığım tek telefon görüşmesini anlatayım.

Evet Süleyman Hayri Bey, “Kutlu Doğum Haftası’nın miladi takvime göre düzenlenmesi bir FETÖ projesidir” sözüm üzerine bendinizi (Bursa’da bir otelde iken gece saat 23.30 gibi) aradı. Bir saat boyunca Kutlu Doğum Haftası’nın kendi projeleri olduğunu anlattı. Edeben sözünü bir saat boyunca kesmedim. Sadece görüşmemizin sonunda 1989 yılında kendilerinin hicri takvime göre ortaya çıkardığı Kutlu Doğum Haftası’nın değil miladi takvime çevrilmesinin FETÖ projesi olduğunu belirtip kendisine beş sual tevdi ettim. Bir tanesine olsun cevap veremeyip, “seninle bunları sonra görüşürüz kardeşim” deyip telefonu kapattı. Mübahele bunun neresinde Sayın Karaman! 

İslam’da birliğin savunucuları mı? 

Sayın Karaman! Yazınızın hemen başında geçen “senin bana karşı buğzunun asıl nedenini biliyorum” diyorsunuz. İşte bu, niyet okumadır. Zira benim size neden buğzum olsun. Ne yolculuk yaptık ne de ortaklık. Bunu açıklayacağım deyip Hüseyin Hilmi Işık Bey’in adını vermişsiniz. Galiba zımnen buğzun buradan geliyor demek istiyorsunuz! Ben merhum Hüseyin Hilmi Bey’in kitaplarında sizin adınıza rastlamadım. Siz rastladı iseniz bildiriniz!..

Sayın Karaman, şunu hiç unutmayın! Ben tarihçi bir akademisyenim. Tarih kitaplarını Hüseyin Hilmi Bey’den okumadım. Aşıkpaşazade’den Ahmed Cevdet Paşa’ya kadar yüzlerce eser okudum. İmam Hatipliyim. İmam-ı Gazali’den İmam-ı Rabbani’ye, Davud-ı Kayseri’den Yusuf Nebhani’ye Ahmed-i Yesevi’den İbn-i Abidin’e kadar yüzlerce âlim ve velinin eserini de okudum. Dinini Hanefi mezhebine göre yaşayan bir Müslümanım. Osmanlı Devleti’nin de bu inanç, itikat ve yaşayışla büyüdüğüne, kudretli olduğuna, Müslümanları birlik ve beraberlik içinde tuttuğuna inanırım.

Şimdi gelelim asıl noktaya: “Benimle FETÖ, Afgani, Abduh ve Reşit Rıza arasında ‘tabi-metbu’ ilişkisi kuruyor, gençleri onların yoluna çağırdığımı, bunun için çaba gösterdiğimi yazıyorsun. İşte yalanın ve iftiran budur” diyorsun.

Sayın Karaman “içeride kimse varsa bir işaret yetişir” buyurulmuştur. “Gerçek İslam’da Birlik” adını verdiğiniz eserde Afgani, Abduh ve Reşit Rıza’yı seçip anlatmanız, gençlere bunların etrafında birleşmek mesajını vermiyor mu? Yoksa sakın bunların peşine takılmayın(!) mı demek istediniz?

Sayın Karaman, siz de çok iyi biliyorsunuz ki bu adamlar bırakın İslam’da birlik sağlamayı, İslam âlemini paramparça ettiler. Bunları rehber edinenler “Devlet-i ebed-müddet” denilen Osmanlı Devleti’mizin mahvını hazırladılar. II. Abdülhamid Han’a Kızıl Sultan ve Müstebit diye saldırdılar.

Bakınız, Hamidullah’a Baidullah denilmesi (ki bu sözü söyleyen, Necip Fazıl Kısakürek Bey’dir) sizi fazla üzmüş, anlıyorum.

Peki Abdülhamid Han’a, Reşit Rıza’nın müstebit diye saldırması sizi yaralamıyor mu? Yine Reşit Rıza’nın “İstanbul’u Araplar, eşkıya Türklerin elinden alacaktır” derken hâlâ gerçek İslam’da birlik yolunda mı olduğunu düşünüyorsunuz?

Afgani, Abduh ve Reşit Rıza’nın masonlukları ve İngilizlerle dostlukları da gerçek İslam’da birlik için midir? Bu İngiliz ajanlarını ve masonları gerçek İslam’da birliğin temsilcileri olarak göreceksek bunların düşmanlık ettikleri II. Abdülhamid Han’ı, Yusuf Nebhani’yi, Seyyid Muhammed Ebü’l Hüda Sayyadi’yi, Hasan Fehmi Efendi’yi ve Şeyh Ebuş’Şamat Efendi’yi sahte İslam’ın temsilcisi olarak mı göreceğiz?

Asıl iftira! 

Sayın Karaman, FETÖ meselesine gelince, bu tabirimin sizi yaraladığını biliyorum. Fakat hakikati kendiniz de yazınızda o kadar açık yazıyorsunuz ki. Ne olur yazınızı yazdıktan sonra insafla bir kez daha değerlendirin!

Dershaneler olayından sonra kendilerine tavır aldığınızı söylüyorsunuz. Ben de aynısını söylüyorum. Bunun neresi iftira? Şimdi soruyorum:

Size göre FETÖ başının 1998’de Papa’ya yazdığı ve hizmetinde olduğunu açıkça deklare ettiği mektup normal miydi?

İmanın şartlarını dörde düşürürken, dördüncü olarak da “ubudiyyet veya adalettir” şartını belirtmesi uygun muydu?

Meleklere iman, kitaplara iman ve kadere iman bahsini amentüden çıkarması ve iman esaslarına “veya” diyerek şüpheli yaklaşması size göre dershanelerin kapatılmasından daha mı önemsizdi?

Bakınız Sayın Karaman, şunu iyi anlayınız: Sayın Cumhurbaşkanımızın dershane tezi, satranç tahtasının sadece bir piyonu idi. FETÖ’yü çıldırtmak ve gerçek yüzünü millete göstermekti.  Bu ülkeyi Haçlılara teslim etmek isteyen bir ajanın maskesini düşürmek içindi ve düşürdü.

Bakınız pek sevdiğiniz Mehmet Görmez dahi giderayak onun dinsizliğini ortaya koyan bir rapor hazırlattı. Bu rapor, FETÖ’nün 1975’lerden 2015’e kadar İslam’a zehir saçan sözleri ve icraatları ile doluydu. Siz “Abant Toplantıları”nda bunları hiç dile getirdiniz mi? Bunları işitmediniz mi? Yoksa bu fikirlerde ittifaklı mı idiniz?

FETÖ’nün İslam’a zıt fikirlerini kimlerin açıklamasını bekliyordunuz Sayın Karaman! Kendinizi müçtehid (!) gördüğünüze göre başkasından bekleyemezsiniz. Sizin bir ilahiyat profesörü olarak doğruları ve yanlışları belirtme gibi bir vazifenizin olduğuna inanmıyor musunuz? Yazınızda ifade ettiğiniz gibi “ben sadece meseleleri, ilmi olarak ele alırım” mı diyorsunuz? Üç nesildir FETÖ yolunda heba olan gençlerde sorumluluk sahibi olduğunuza ve vebalde bulunduğunuza inanmıyor musunuz? Cumhurbaşkanımızın “İlahiyatçılar doğruları anlatsın” sözünden rahatsız mısınız? Memleket Haçlılara peşkeş çekildiğinde sizin ilminizin kime ne faydası olacaktı söyler misiniz?

Sayın Karaman, “Abant Toplantıları”ndaki hezeyanlarınıza girmek istemiyorum. Şayet çok arzu ederseniz onları da değerlendirebilirim. Hem de hiç iftirada bulunmadan.

Unutmayınız, iftira etmeyen bir kişiyi müfteri ilan etmek kendi yanlışlarını ve hatalarını gizlemek yolunda en büyük iftiradır!.. 

TEFEKKÜR
Ondan yeğrek ne vardır kişi bile kendüzin
Kendüzin bilen kişi kamulardan ol güzin 

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
18.03.2018 Türkiye Gazetesi