Previous Next

Bir devrin adı: Sokollu

Sokoloviç köyünün çoban Bayo’suydu

sokolu

Osmanlı Devleti’nin padişahtan sonra en kudretli adamı olan Sokollu Mehmed Paşa Türklüğe ve Müslümanlığa düşman mıydı, değil miydi? İdarede ve siyasette cüce miydi, yüce miydi? Devletine hainlik mi etti, hizmetkârlık mı yaptı? Hakkında söylenenler ve tarihi gerçekler.

On beş yıl Osmanlı devletinin padişahdan sonra en kudretli adamıydı. Kanuni’nin son iki yılında geldiği sadaret makamında II. Selim döneminde fevkalade yetkilerle kuvvetlendirilmiş nüfuzu günbegün artmıştı. III. Murad Han döneminde aleyhinde büyük bir lobi oluşmuş bulunuyordu. Son iki yılı son derece üzüntülü ve korkulu geçirmişti. Buna rağmen devlet işlerine en küçük bir fasıla vermeden ciddiyet ve dirayetle takip ediyordu.

Her gece âdeti olduğu üzere abdestini yeniler, teheccüd namazını kıldıktan sonra hazinedar Hadım Hasan Ağaya bir miktar kitap okuturdu. O gece Hasan Ağa’ya, “Sultan Murad’ın Kosova’da şehid edilişini anlatan yeri oku” buyurdular.

Hasan Ağa takip ettikleri Osmanlı tarihi eserinden Murad Han’ın zaferini ve sonunda şükür için meydan yerini gezerken bir Sırplının din yolunda savaşanlar sultanını habersizce hançerleyerek şehid ettiğini tasvir eden satırları okurken, Sokollu’nun gözleri yaş içinde kalmıştı.

Ellerini kaldırdı. “Yarabbi bana da böyle bir devlet nasip eyle” diyerek dua etti. Murad-ı Hüdavendigar’ın ruhuna fatiha okuduktan sonra Hasan Ağayı yanından yolladı.

Sadrazam ertesi gün yine sabahın erken saatlerinden itibaren çalışmaya başlamıştı.

Divan-ı Hümayun’da yapılan toplantıya başkanlık ettikten sonra ikindi vaktinde Kabasakal tarafındaki kendi sarayında bir toplantı daha tertip etti. Hükümet erkanıyla beraber yarım kalan işleri görüşüyor, isteklere cevaplar veriyordu.

Her zaman sadrazamdan para istemeye alışmış olan Bosnalı meczup kişi muhafızlardan çok rahat sıyrıldı. Divandan çıkmak üzere olan sadrazamın yanına kadar yaklaştı. Günün yorgunluğu içindeki ihtiyar sadrazam, pek çok defa olduğu gibi ihtiyaçlarını bildiren meczuba para vermek için kesesini çıkarttı. Ancak dikkati bir kez daha sadaka vermeye yönelmişken meczubun entarisinin altından çıkardığı hançer kalbini doğradı. Sadrazam, katiline doğru ancak bir adım atabildi. Fışkıran kanlar onu boğdu ve yere kapaklandı. Derhal dairesine kaldırdılar ve yarasının sarılması için cerrah getirdiler. Ayasofya’da akşam ezanı okunurken yaşlı sadrazam ruhunu teslim etti. (12 Ekim 1579)

Aynı Murad-ı Hüdavendigar gibi o da bir gece önce duasını yapmış, ertesi akşama şehadet şerbetini içmişti(1).

Hücum okları

Sokollu Mehmed Paşanın muarızları birkaç yıl içinde devleti böyle dirayetli bir elden yoksun bıraktıklarını anladılar. Fakat ne hikmetse ona karşı saldırılar bitmedi. Özellikle son yüzyılda ortaya çıkan aşırı fikirler sebebiyle bir kez daha hedef adam haline geldi.

Bu sefer hançerle değil, kalemle şişlenme yoluna gidildi. Yeni nesiller şimdi onun adını işittiklerinde sanki Türklüğün ve İslamlığın düşmanı gibi telâkki eder oldular. Gerçekte, bunları hak etmiş miydi? Öncelikle hakkında yazılanları gözden geçirelim.

Sokollu Mehmet Paşa tarihimizdeki devleştirilmiş cücelerden biridir. Bu cüceye verilen Sokollu unvanı Sokoloviç’in tahrif edilmiş şekli olup Sokol, Bosna vilayetine bağlı bir kasabanın adı ve Mehmet Paşa’nın memleketidir(2).

Zeki, kurnaz ve pek haris olan Sokollu, silahtar iken başta ana babası olmak üzere kardeşlerini ve bütün akrabalarını İstanbul’a getirerek bunları muhtelif yerlere yerleştirmesini bilmiş ve İstanbul’a gelip ihtida ederek adlarını değiştiren bu hısım akraba grubundan bir Sokollu-zadeler(!) türeyivermişti(3).

Bu devşirme sürüsünün kısmı azamı Türklüğe ve Müslümanlığa pamuk ipliğiyle dahi bağlı değildir. Bütün emelleri ikbal ve paradır(4).

Sokollu başta olmak üzere bütün devşirmeler hayatlarının sonuna kadar çoğunluğu Hristiyan kalan aileleriyle gerek dini gerekse ırki bağlılıklarını muntazam olarak devam ettirmişlerdir.

Günümüzde hâlâ yüzleri kızarmadan Büyük Sokollu’yu, dahi devlet adamı, şöyle dindar böyle bilmem ne gibi cilt cilt kitap yazarlar(5).

Modern tarihçiler de umumi olarak Sokollu’yu göklere çıkarmayı adet haline getirmişler, bu konudaki klişe fikirleri birbirinden almışlar, fakat olayların akışı içinde Sokollu’nun durumunu incelemeye ve çözümlemeye lüzum görmemişlerdir. Çok garip bir davranışla devrin Türk Cihan devletinin eşsiz kudretinden doğan bütün başarılar Sokollu’ya mal edilmiş, başarısızlıklarsa devrin hükümdarlarına, bilhassa, II. Selim’e yüklenmiştir… Sokollu Kıbrıs’ın fethine şiddetle muhalifti… İnebahtı bozgununun birinci derecede sorum-lusu Sokollu’dur. Don-Volga kanalı gibi devletin geleceğiyle ilgili son derece önemli bir teşebbüsü Sokollu, maliyecilikten yetişmiş üçüncü sınıf bir devlet adamına vermiştir. Bütün bunlar S¬kollu’nun iddia edildiği gibi büyük bir diplomat ve deha sahibi devlet adamı olduğunu gösterecek deliller değildir(6).

Bu ifadeleri okuyanlar tam anlamıyla Sokollu düşmanı kesilmektedir. Aslında hedef kitle sadece Sokollu değil, devşirme devlet adamlarının tümüdür. Zira yazılarda her vesile ile Sokollu’nun devşirme oluşuna dikkat çekilmekte ve diğer devşirme olanların da aynı niyette oldukları ısrarla vurgulanmaktadır. Yine yazılarda dikkati çeken en önemli husus, Sokollu ve diğerlerinin hiç bir faydalı hizmetlerinin olmadığıdır. Düşmanlıklarını ise bilerek ve bir tertip içerisinde sundukları görülmektedir. Dolayısıyla bu ifadeleri okuyan insanlarda tam anlamıyla bir devşirme devlet adamlığı düşmanlığı yer ermektedir.

Meşhur Sokollu-zadeler!

Oysa gerçek böyle değildir. Şimdi bu iddiaları ele alırken Sokollu’yu tanımaya çalışalım.

İşte ilk iddia! Sokollu daha silahtar iken ailesini İstanbul’a getirtmiş, önemli görevlere tayin etmiş, Sokollu ailesinden nice kişiler devlet hizmetlerine geçmişler, bunlar Türklüğe ve Müslümanlığa pamuk ipliğiyle dahi bağlı değiller imiş…

Şimdi bu satırları okurken sanırsınız ki Sokollular, devletin temeline dinamit koymuşlar, koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nu bir hamlede parçalamışlardır. Kimdir bu adımlar derseniz, ortada Sokollu Mehmed Paşa’dan başka ikinci bir isim yoktur. Şimdi biz bu devlet düşmanlarını (!) tek tek sıralayalım.

Lala Mustafa Paşa: Bosna eyaletinin Sokoloviç köyünde doğdu. Sokollu Mehmed Paşa’nın akrabasıdır. Yavuz Sultan Selim zamanında Enderun’a alındı. Burada yüksek tahsil ve terbiyesini tamamladıktan sonra altı yıl Enderun’un yüksek memurluklarında bulundu. 1555 yılında Safed sancak beyliğine tayin olundu. Büyük bir kumandan ve iyi bir devlet adamıydı. İlk büyük başarısını Kıbrıs serdarlığında gösterdiğinden Kıbrıs Fatihi diye tanındı. İran serdarlığında da büyük muvaffakiyetler sağladı. Peçevi İbrahim Efendi İranlılar ondan yedikleri dayağı hiç bir serdardan yemediler diyererek başarılarını övmektedir(7).

Ferhat Bey: Sokollu’nun dayısının oğludur. Sadrazamın sağlığında ulufecibaşı idi. 1566’da tayin edildiği Klis valiliği sırasında Venediklilere karşı savaştı. Novigrad, Split, Zadar ve Sibenik dolaylarına amansız akınlarda bulundu. Bu başarılı seferlerle sivrilen Ferhat Bey; Venediklilerden Zemunik, Brodin, Bijela, Stijena ve Ozren’i aldı. Bosna’ya girmeye çalışan bir Hırvat birliğini bozguna uğrattı. Bu birliğin komutanı Filipoviç’i esir ederek İstanbul’a gönderdi. Bosna valisi Mehmed Bey’in Lala sıfatıyla merkeze çağırılması üzerine buraya vali oldu. Ferhat Bey Hırvatistan ve Slovenya topraklarına akınlarını hiç durmadan devam ettirdi. Başarıları nedeniyle 1588’de Budin valisi oldu. Ancak aynı yıl bir kölesi tarafından şehit edildi. Ferhat Bey, gaza hareketlerinin yanı sıra idare ettiği mıntıkalarda imar ve inşa faaliyetlerinden de geri kalmamıştı. Banya Luka’da büyük kaleyi yaptırdı. Seferlerde kazandığı ganimetlerle Ferhadiye Camii ile bunun yanında bir mektep ve medrese, bir hamam, yüz dükkan bulunan bir kapalı çarşı, imaret ve Vrbas nehri üzerine sağlam bir köprü inşa ettirmiştir(8).

Kara Ali Bey: Ferhat Bey’in kardeşidir. 1573’de abisinin Banya Luka’ya atanması üzerine Klis beyi oldu. Daha sonra İstoni Belgrad’a atandı ve uzun yıllar burada valilik yaptı. Macaristan ve Estergon’da nice çarpışmalara katıldı. Çok cesur, değerli ve âlim bir kimse idi. 1595’de kuşatıldığı Estergon’da düşmana karşı savaşırken tüfek mermisi ile vurularak şehid düştü(9).

Ferhad’ın Derviş adında bir kardeşi daha vardı. Gürcistan’ın fethi sırasında hayatını kaybetti(10).

Kurt Bey: Sokollu’nun oğludur. İlk defa Sigetvar savaşı öncesinde sivrildi. Sadrazam onu Dubrovnik’le sınırı dolayısıyla çalkantılı olan Hersek’e gönderdi. Kurt Bey Hersek’te düzeni sağlamayı başardı. Yağmaları ve haydutlukları önledi. Halkın bölgeyi terk etmesinin önüne geçti. İktisadi durumu düzeltti. Kurt Bey, 1571 yılında vefat etti. Hastalık sebebiyle öldüğü rivayet edilmektedir(11).

Vezir Mustafa Paşa: Sokollu’nun amcası oğludur. Bosna sancak beyi iken Krupa kalesi ile çevresindeki palankadan fethetti. Kanuni Sultan Süleyman Sigetvar seferine giderken onu Arslan Paşa yerine Budin valiliğine tayin etti. II. Selim Han zamanında vezir oldu. On üç yıl Budin beylerbeyisi olarak kaldı. Çevredeki pek çok kale ve palankayı devletine kattı(12). Gazâlardaki başarıları sebebiyle Kara Şahin lakabıyla ün yaptı(13). Sarp bir kayalık üzerindeki Fülek kalesini destanlara konu olacak şekilde fethetti. Yiğitlik ve cesarette, ikram ve cömertlikte pek ileri idi(14). Budin eyaletinin ondan önce ya da ondan sonra bu kadar sevilen bir valisi olmamıştı. Sokollu’nun muarızlarının faaliyetleri sonucu Budin kalesine yıldırım düşmesi gibi garip bir sebeple idam edildi(15). Başta Budin olmak üzere Belgrad, Sigetvar, Estergon ve Sezekvar’da çok sayıda dini ve kültürel eserler inşa ettirmişti. Bölgenin dul kadın, öksüz ve yetimleri onun ölümüyle bir kez daha hamisiz kaldılar denilmektedir(16).

Hasan Paşa: Sokollu Mehmet Paşa’nın oğludur. Babasının sağlığında ve ondan sonra Rumeli ve Anadolu’nun bir çok eyaletinde valilik yaptı. Son olarak Bağdat’a tayin edildi. Şatafat ve debdebeyi severdi. Özellikle Cuma namazlarına çıkışı, padişahlar gibi gösterişli olurmuş. Sokollu, bu durumun padişahın gazabını çekebileceği endişesiyle hakkında şikayetler var diyerek görevinden alınmasını arzeder. Ancak padişah onu azletmez. Fakat gereksiz gösterişlerden vazgeçmesini ister. Bu durum padişahın onun tavırları hakkında evvelce bilgi sahibi olduğunu gösterir.

Hasan Paşa gayet yakışıklı, gösterişli ve yiğit bir kimse idi. Düşman karşısında gözü pek bir komutan olup en zorlu görevlere severek atılırdı. 1601’de Anadolu’daki Celaliler üzerine serdar tayin olundu. Karayazıcının yirmi bin kişilik bir kuvvetini Elbistan civarında sabahtan ikindi zamanına kadar yaptığı muharebede mağlup etti. Ancak Tokat kalesinde iken Celali Deli Hasan kuvvetleri tarafından abluka altına alındı. Yapılan müsademe sırasında vurularak şehid düştü(17).

Lala Mehmet Paşa: Sokoloviç ailesindendir. Sokollu Mehmet Paşa’nın amca oğlu olduğu rivayet olunmaktadır. Enderunda yetişmiş, şehzade lalalıklarında bulunması sebebiyle “lala” lakabıyla şöhret bulmuştur. 1591’de Yeniçeri Ağası oldu. 1595’de Vezir-i Azam Sinan Paşa ile Macaristan seferine katılarak çok gayret ve kahramanlık gösterdi. Sefer dönüşü önce Karaman, sonra Anadolu beylerbeyliğine getirildi. Eğri seferindeki hizmeti dolayısıyla Rumeli beylerbeyiliğine tayin olundu. Uzun seneler Avusturya serhaddinde kalarak gazalar yaptı. 1604’te Yavuz Ali Paşa’nın ölümü üzerine vezir-i azam oldu. Aynı yıl Avusturya seferine çıkarak Vaç, Peşte ve Hatvan kalelerini zaptetti. Ertesi yıl harekata devamla Vişegrad, Vesprem ve daha pek çok kaleyi aldıktan sonra elden çıkan Estergon’u otuz günlük bir muhasaradan sonra fethetti. Estergon fatihi unvanını kazandı.

Lala Mehmed Paşa 1606 yılının Haziran ayında Celali asileri üzerine İran seferine serdar tayin edildiği sırada Üsküdar’da felç geçirerek vefat etti. XVII. asırda gelen Osmanlı vezir-i azamlarının değerlilerinden mücahid, gayur, tedbirli bir vezirdi. Hudut tecrübesi fazla olduğundan seferlerdeki icraatlarıyla devlete büyük hizmetlerde bulundu. Askerler kendisini pek çok severdi(18).

İşte Sokollu ailesinden devlet adamları, işte hizmetleri ve işte vatan uğruna çarpışmaları ve şehadetleri. Bu mudur ihanet? Bu mudur pamuk ipliği ile vatana bağlılık? Bu vatana büyük bir iman ve aşkla, canı ile kanı ile hizmet edenleri böylesine aşağılamak, karalamak hangi maksada hizmettir?

Ayrıca Sokollu’nun aleyhindeki bu isnatlar dikkatle değerlendirildiğinde şu sorular da hatıra gelmektedir. Osmanlı Devleti devşirilen çocukların kendisine ve ailesine ait bütün bilgileri defter ettirdiğine göre onlarla irtibatını devam ettirmesi bir suç mudur? Onların İslamiyeti kabul etmesini istemesi hata mıdır, ihanet midir? Yoksa Osmanlı devletinin kuruluş gayesine uygun ve dinimizin emrettiği güzel bir davranış mıdır?

Nitekim o kendisinin eriştiği saadete, ailesinin de kavuşmasını arzulamış, onlara dini telkinde bulunmuştur. Bu sayede babası ihtiyar Dimitri, İslamiyeti kabul ederek Cemaleddin Sinan adını almış ve uzun yıllar oğlunun Bosna’daki vakıflarının yöneticiliğini yapmıştır. Yine İstanbul’a gelerek oğlunun saraydaki itibarını, muazzam konumunu ve büyük gücünü gören annesi son derece şaşırmış, gözyaşları içerisinde Müslüman olmuştur.

Neden sefere çıkmadı?

Sokollu’nun sefere çıkmaması meselesine gelince:

Bu iddialarda bulunanlara son Sigetvar seferinden sonra geçen on senede, Sokollu’nun sefere çıkmasını gerektirecek hangi kara harekatı gerçekleşti diye sorarlar. Böyle bir harekat olur, Sokollu katılmaz, sonu felaketle neticelerdi ve Sokollu şiddetle tenkit edilebilirdi.

Bu noktada Sokollu’nun siyasi görüşlerini iyi bilmek gerekmektedir. Ona göre Osmanlı Devleti tabii hudutlarına erişmiştir. Boşuna bir maceraya atılmak doğru değildir. Bazı muvaffakiyetler elde edilse bile bu geçici olacaktır. Dolayısıyla Sokollu devamlı olarak savaştan uzak durmaya çalışmış ve işleri hep diplomasi yoluyla çözmüştür(19). Nitekim Sokollu’nun son döneminde muarızlarının etkisiyle girişilen İran seferi Sokollu’nun ne kadar haklı olduğunu gösterecektir.

Buna karşılık Sokollu Mehmed Paşa özellikle Osmanlı sınır boylarını son derece güçlü kılmaya gayret etmiş ve bu bölgelere genç, cesur, dirayetli, yükselmeye elverişli, itimat edilir devlet adamlarını tayin etmeye özen göstermiştir. Bu itibarla hudut olayları devamlı suretle Osmanlılar lehine gelişmiştir(20).

Kendisi ise siyasetteki ince görüşünü her zaman ustalıkla kullanmıştır. Lehistan kralı Sigismund Ogüst vefat edince Lehistan krallığına Rus veya Avusturya prenslerinden birisinin geçmesi beklenirken o bir dizi faaliyetleri ile önce Fransa faalinin kardeşi Hamiyi ve bunun çekilmesinden sonra da Osmanlılara tabi Erdel kralını getirtmeyi başarmıştır. Bu sayede Lehistan’ı Erdel, Moldavya ve Eflak ile aynı statüde vasat bir ülke haline getirmiştir(21).

İşte Sokollu’nun karşı olmakla suçlandığı Kıbrıs seferine bakışında da, aynı siyasi tavrı görüyoruz. Sokollu, Kıbrıs harekatının, Osmanlı devleti aleyhine bir haçlı seferi tertiplenmesine yol açabileceği endişesi ile uygun olmayacağı fikrini savunmuştu. Bu sadece tartışılan bir konuda sadrazamın şahsi yorumuydu. Ki Osmanlı devletinde asırlardır aynı gelenek devam etmiyor muydu. Her türlü devlet meseleleri divanda tartışılır ve karara varılırdı. Burada herkes hür düşüncesini söylerdi. Ancak bir karar alınınca onun gerçekleşmesi için de bütün güçler seferber olunurdu.

İnebahtı bozgunu

Neticede Yahudi Josef Nasi‘nin teşviki, Piyale Paşa ile Lala Mustafa Paşa‘nın lehte beyanı ve müftü Ebussuud Efendinin fetvası üzerine II. Selim Han Kıbrıs’ın fethine karar verdi(22). Kıbrıs uzun süren bir kuşatma ve mücadele sonucu fethedilirken Sokollu’nun korktuğu da başa geliyordu. Venedik, İspanya ve Papalık arasında mukaddes ittifak teşkil edildi. Ardından muazzam bir donanma vücûda getirildi. Toskana, Ceneviz, Savua, Malta, Ferrara ve Parma gibi küçük beylikler de ittifaka katılmıştı. Bu Haçlı donanması İnebahtı muharebesiyle Osmanlı donanmasını büyük ölçüde imha ettiler(23). Geniş sahile sahip Osmanlı ülkesi son derece tehlikeli bir duruma düşmüş oluyordu. Avrupa’da bayram sevinci yaşanıyor, ertesi sene baharla birlikte Osmanlı kıyı ülkelerini ne şekilde tahrip veya fethedecekleri konuşuluyordu. Müttefikler yeni yeni ittifak çalışmaları yapıyorlar, güçlerini arttırmak üzere çalışıyorlardı(24).

Bu arada savaşa rağmen İstanbul’da ikametini sürdüren Venedik elçisi Barbaro, Osmanlı donanmasının mahvedilmesinden sonra Sokollu’nun tavrını merak ediyordu. Acaba Osmanlıları istedikleri şekilde bir sulha zorlayabilecekler miydi?

Çok geçmeden Sokollu’yla bir mülakat fırsatı bulduğunda Osmanlı sadrazamının son derece rahat olduğunu gördü, hatta tepeden bakan alaycı tavrın altında ezildiğini hissetti.

Sadrazamın şu sözleri ise hem tarihe geçiyor, hem de gelecekle ilgili niyetlerini açıkça sergiliyordu.

İnebahtı muharebesinden sonra cesaretimizin sönmediğini görüyorsun. Sizin zayiatınızla bizimki arasında fark vardır. Biz sizden bir krallık yer (Kıbrıs adası) alarak kolunuzu kestik; siz ise donanmamızı mağlup etmekle sakalımızı tıraş etmiş oldunuz. Kesilen kol yerine gelmez. Lakin tıraş edilmiş sakal daha gür olarak çıkar(25).

Paşa, paşa!…

Sokollu’nun zor vaziyette barışa yanaşmaması, baharla birlikte Çanakkale boğazı ile sahillerin düşman taarruzuna açık kalacağını gösteriyordu. Yeni kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa bu sebeple çok telaş gösteriyordu. Sokollu Mehmed Paşa, baharla birlikte büyük bir donanmayı kendisinin emrine vereceğini vaad etmişti. Ancak ne kaptan paşa ve ne de sadrazamın yakınları bu projenin gerçekleşeceğine ihtimal veriyordu.

Hatta bir görüşme sırasında Kılıç Ali Paşa Sokollu’ya “Belki tekne hazırlanması mümkündür. Ancak iki yüz gemiye beş altı yüz lenger (gemi demiri), palamar ve ip ve her gemiye yelken vs. tedarikine imkan olmaz” deyince Sokollu Mehmet Paşa:

“Muhterem Paşa hazretleri! Sen bu devlet-i aliyyeyi henüz tanımamışsın. Allah aşkına şuna inan! Bu devlet öyle bir devlettir ki, isterse bütün donanmanın demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden ve yelkenlerini atlastan yapmakta güçlük çekmez. Hangi geminin gerekli alet ve yelkenini yetiştirmezsem dediğim biçimde benden al.”

Bu sözler üzerine heyecanlanan Ali Paşa ayağa fırlayıp saygı ile sadrazamın elini öpmüş ve “Kesin olarak inandım ki bu donanmayı tamamlarsınız” demiştir(26).

Gerçekten de Osmanlı Devletinin muazzam işleyen teşkilatı(27) sayesinde beş buçuk ay içinde iki yüzden fazla kadırga ve baştarde bütün araç ve gereçleri, top, tüfek ve sair savaş silahları, kürekçisi ve savaşçısı hazırlanarak Kaptan Paşa’nın emrine verildi.

İki yüz elli parçalık muazzam donanma 1572 haziranında Kılıç Ali Paşanın kumandasında denize açıldı. Yeniden yapılanmış güçlü Türk donanmasını karşılarında gören Hıristiyanlar büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Bunlar o budundur ki (kavim, ulus) bir anda bu kadar gemi kaybı verdiler ve aradan altı ay geçmeden eskisi gibi, belki ondan da öte dört başı mamur bir donanma yerine koydular diyerek hayretlerini dile getirdiler(28).

Venedikliler çok geçmeden Osmanlılara yaklaşmak lüzumunu hissetti ve barış yaptı (Mart 1573). Müttefikler şimdi birbirlerini hainlikle suçlama yarışına girmişlerdi. Hatta yazar Voltaire bile sonradan, bir bilmeyen İnebahtı savaşını Türklerin kazandığını sanır diye yazdı(29).

Burada Sokollu’ya yapılan en önemli tenkit, donanmayı denizden yetişmeyen Müezzinzâde Ali Paşa’ya teslim etmesidir. Oysa bu çığırı açan Sokollu değildir. Barbaros’un ölümü üzerine Kanuni, yine aynı şekilde önce Sokollu’yu, sonra da Sinan Paşayı kaptan-ı derya yapmıştır.

Müezzinzâde’nin savaş sırasında hataları olabilir. Nitekim aleyhte mütalaalara kıymet vermemesi hezimeti hazırlayan en önemli sebeptir. Buna karşılık onun devlet adamlığı dirayeti, cesareti ve güzel vasıfları herkesçe kabul edilmektedir. Ayrıca o, savaş sırasında bu göreve getirilmiş olmayıp üç yıldır kaptan paşalık hizmetini başarıyla yerine getiriyordu.

Bu arada Kıbrıs’ın fethini büyük bir arzuyla savunan Kiklad adaları dukası Yahudi Josef Nasi, adanın kralı olarak tayin edilmeyi bekliyordu. Valide Nurbanu Sultan da bu hususda onu destekliyordu.

Fakat Sokollu Mehmet Paşa ince bir siyasetle Kıbrıs’ı eyalet haline getirdi ve beylerbeyiliğine Muzaffer Paşa’yı tayin etti.
Şimdi insanın aklına şu soru geliyor. Şayet Josef Nasi Kıbrıs krallığına getirilmiş olsaydı Sokollu, bizim anlı şanlı tarihçilerimize(!) ne cevap verecekti? Ancak Sokollu Mehmet Paşa Josef Nasi’yi en büyük arzusundan, bizim devşirme düşmanlarını da bu fırsattan mahrum etti.

Büyük Proje

Sokollu’nun Don-Volga kanal projesini baltalama meselesi:

Beki de Sokollu’ya atfedilebilecek en gülünç isnatlardan biri budur. Zira projenin tasarlayıcısı ve uygulayıcısı bizzat Sokolludur. Rusların Ejderhan’ı alarak Kafkasya ve Orta Asya’ya yayılmaları hac döneminde bölge Müslümanlarını büyük sıkıntıya sokmuştu. Nitekim Harezm Hükümdarı Hacı Mehmet Han’dan gelen namede İranlıların Orta Asya hacılarına yol vermediklerinden şikayet edilerek, Ejderhan’ın zaptı ile hacıların ve tüccarların emniyetinin sağlanması isteniyordu.

Rusya, Hint Okyanusu, Orta Asya ve İran’daki gelişmeleri dikkatle takip eden Sokollu, 1569 yazı ortalarında, Astrahan’ın fethedilerek Don-Volga kanalı projesinin tatbikata geçirilmesi kararını verdi. Bu sayede Türk gemileri Akdeniz’den Hazar denizine kesintisiz ve güvenli bir şekilde ulaşabilecekti. Ayrıca bu proje ile gerçekleşecek kanal, batıda Lehistan, Erdel ve Moldavya ile doğuda Buhara, Semerkand ve Altay dağları arasındaki Türk gücünün bel kemiği haline gelecekti(30).

Sadrazam bu iş için defterdar Çerkez Kasım Bey’i görevlendirdi. Bu kişi arazinin yapısını, uzaklıklarını, iklim koşullarını, nehirlerin karakterini en ince ayrıntısına kadar öğrendi. Ardından Kefe sancakbeyiliğine getirildi. Emrine çalışmaları yürütecek bir uzmanlar heyeti verildi. Tatar Hanı Muhammed Giray, Çerkez Beyleri, Moldavya voyvodası, Niğbolu, Silistre ve Köstendil beyleri kuvvetleriyle projenin muhafazasını sağlayacaklardı. Kaptan-ı Derya Müezzinzâde Ali Paşa top, cephane, yiyecek maddeleri yanında binlerce kazma kürek, külünk, çapa ve sair araç gereç ile yüklü donanmayla bölgeye hareket etti(31).

Sadrazam herşeyi inceden inceye hesaplamıştı. Ruslar’ın yakıp yıktığı Astrahan’da eski cami ve medreselerin kalıntıları duruyordu. Sokollu burayı tekrar ele geçirme aşkının bölge halkında zapdedilemez bir tutku olacağını sanıyor ve çok kolaylıkla gerçekleşeceğini ümit ediyordu(32).

Kırım Hanının ihaneti
Ne yazık ki bu kez yanılmıştı. Kırım Hanı Devlet Giray mevcut statüsünü kaybedeceği ve Osmanlı’nın bir parçası konumuna düşeceği gibi fasit bir düşünceyle projeyi baltaladı. Bir taraftan el altından Rusları Osmanlılar üzerine teşvik ederken diğer taraftan kışın şiddetinden ve çalışmanın dokuz ay sürmesinden bahisle amele ve askerler arasında menfi propagandayla huzursuzluk çıkardı.

Kasım Paşa, Rus saldırılarına karşı gerekli tertibatı almakta gecikmedi. Kanalın üçte ikisi bitmiş bulunuyordu. Kışı Ejderhan’da geçirip baharla birlikte işi bitirmek tasavvurundaydı. Ancak Devlet Giray’ın ajanları askerleri istedikleri kıvama getirmişlerdi. Kışlamak fikri asker arasında isyanlara ve serkeşliğe yol açtı. Neticede Kasım Paşa kazı işini terkederek geri dönmek zorunda kaldı(33).

Böylece Sokollu’nun dünya hakimiyeti noktasında önemli roller üstlenecek bu projesi Kırım Hanı’nın ihaneti ve muarızlarının faaliyetleri ile yüzüstü kalmış bulunuyordu.

Muarızları dedik; zira onlar da merkezde padişahı bu teşebbüsün ve Sadrazamın aleyhine iyice doldurmuşlardı. Nitekim II. Selim Han bütün vezirlerinin önünde Sokollu’yu azarlayarak, “Bütün masraflar ve kaybedilen malzemenin değeri senden tazmin olunmalıdır demişti(34). Bu ifadeler de projenin gerçek sahibinin Sokollu Melımed Paşa olduğunu açıkça göstermektedir. Ne yazık ki ertesi sene ortaya çıkan Kıbrıs meselesi, Sokollu’nun bu teşebbüsü devam ettirmesine fırsat tanımamıştır.

Oysa başta Kırımlılar ve Çerkezler olmak üzere bölge halkı özel statü uğruna neyi kaybettiklerini anlayamamışlardı. Kırım, bugünlere kadar süren tarihteki talihsizliğini kendi eli ile hazırladı ve Türk tarihinin çehresini değiştirecek büyük ve önemli bir teşebbüs başarısızlığa uğradı.

Dünyaya yön veren adam
Osmanlı Devleti Kanuni döneminde Anadolu, Kafkasya, Kırım, Viyana’ya kadar Güneydoğu Avrupa, Kuzey Afrika ve Arap dünyasını kapsayan devasa bir imparatorluk haline geldi. Sokollu bu padişahın son bir buçuk yılı ile II. Selim Han dönemine ve III. Murad Han’ın saltanatının bir bölümüne, padişahlıktan sonra en yetkili sıfatıyla mührünü vurdu. II. Selim Han döneminde, belki pek az sadrazamın erişebileceği rahatlıkla fevkalade yetkilerle görev yaptı. Devlet işlerinde fevkalade dikkatli, tedbirli, ileri görüşlü, araştırıcı ciddi, tutarlı ve takipçi idi. Dünya siyasetine vakıftı. Dünyadaki gelişmeleri dikkatle takip eder, ona göre siyasetini belirlerdi. Hakimane tavırlı olup devlet işlerinde tavizsizdi. Bu sayede Kanuni devrinde erişilen kudreti hiç sarsmadan ve aksatmadan devam ettirdi.

Sokollu, sadaretinin son senelerinde muarızlarının tesiriyle padişahın kendisine cephe alışını, taraftarlarının azledilişini, hatta bir kısım yakınlarının şehid edilişini üzüntüyle gördü. Bütün bu olaylara karşı en küçük bir harekette bulunmamış, saltanat makamının icraatına en küçük bir tepki göstermemiştir. Bu asil davranışı ile Osmanlı sadrazamına uygun bir tarzla hareket ederken yapılan ithamların da ne kadar haksız olduğunu ifade etmektedir.

Osmanlı’nın hizmetkârı

Güzel konuşan, ikna kabiliyeti yüksek, nazik, son derece ahlaklı bir kimse idi. Bilhassa yabancı elçilere karşı maharetle konuşur, her birine layık olduğu muameleyi yapar, fakat her zaman padişahın azamet, kudret ve şevketini karşısındakine yansıtırdı. Bir defasında İran heyeti ile görüşürken elçinin, onun Kanuni’nin vefatı sırasında aldığı tedbirleri övmesi üzerine şöyle cevap vermiştir: “Hanedan-ı Âl-i Osman’ın saltanatı Cenâb-ı Hak tarafından ebedi olarak takdir kılınmıştır. Benim meziyetim ancak bu büyük hanedandan iki zatın hizmetine kader-i ilâhînin sevkiyle mazhar olmaktan ibârettir“.

Halveti tarikatine mensuptu. Mühründe, “yalnız Cenab-ı Allah’a güveniyorum. Yarabbi kulun Mehmed’i peygamberimizin şefaatinden mahrum etme” sözleri kazılı idi.

Sokollu ilim ve edebiyat erbabını korur ve gözetirdi(35). O devrin en mühim eserlerinin kendisinin namına ithaf edilmesi, bunun açık bir göstergesidir.

Sokollu Mehmed Paşa onbeş yıl icranın başında kaldı. Binlerce karar aldı. Bunların içinde eksiği yanlışı olanlar her zaman bulunabilir. Neticede o da insandır. Ancak devletine, vatanına ve Türk milletine ihanetle suçlanabilecek en ufak bir bilgi ve belge gösterilemez.

Evet o Bosna’da doğdu. Ancak tam bir Türk İslam terbiyesiyle yetişti. Osmanlı Devletinin hizmet basamaklarını birer birer tırmandı. Sonra bu muazzam devletin en kudretli adamı oldu. Yıllarca dünyayı avuçları içerisinde tuttu, Türk Osmanlı ve Müslümanlığı ile gurur duydu. Ona hizmet etmenin şerefi ve gururu ile ölümlerin en güzeline ulaşarak bu dünyadan ayrıldı.

Geniş vakıflar ve hayır tesisleri kurdu. Azapkapısı Camii ile Kadırga’da da kendi ismiyle anılan cami, medrese ve hayrat tesislerini yaptırmıştır. Lüleburgaz da cami ve medrese, Edirne’de hamamlar ve dükkanlar, Erdel Beçkerek’te cami, han, çeşme, darülkurra ve köprü, Vişegrad-Saraybosna arasında büyük bir kervansaray yaptırdı.

Hayır eserleri

Sokollu Mehmed Paşa uzun yıllar sahip olduğu muazzam konumun kendisine kazandırdığı eşsiz serveti istif etmedi. Oğullarına ve akrabalarına da bırakmadı. Asya’da Medine’ye, Avrupa’da Beçkerek’e kadar yaptırdığı her türlü hayır müesseselerini insanlığın hizmetine sundu.


Er odur ki dünyada koya bir eser
Esersiz kişinin yerinde yeller eser


Sözüne uygun olarak adını günümüze kadar vakıf hizmetleri ile de yaşattı.

Medine’de bir medrese, hamam ve çeşme yaptırdı. Uzaktaki iki kaynağın suyunu getirterek bunları şenlendirdi. Halep’te büyük bir han, akar sulu pek çok çeşme ve çeşitli semtlerinde olmak dört mescid inşa ettirdi. İstanbul Azapkapı’da deniz kıyısında nefis güzellikte bir cami yaptırdı. Bunun yanında eşi İsmihan Sultan adına bir medrese, mektep ve otuz odalı bir tekke bina ettirdi. Kadırga’da kendi ismiyle anılan cami, medrese ve çeşitli hayrat eserlerinden müteşekkil bir külliye; Kasımpaşa’da tersaneye yakın yerde bir mektep ve kıyıda üç güzel şadırvan; Eyüp bahçelerinde çeşmeler ile Galata’da bir hamam İstanbul’daki diğer eserleridir.

Drina köprüsü
Sokollu’nun her biri hayranlık uyandıran eserleri bunlardan ibaret değildir. O, Lüleburgaz’da saray, cami ve medreseden ibaret muhteşem bir külliye, Edirne’de hamamlar ve dükkanlar; Edirne’ye bağlı Hafsa’da iki büyük han, bir mescid, su kanalı ve imaret; Belgrad’da kervansaray ve kapalı çarşı; Erdel Beçkerek’de cami, han, çeşme ve darülkurra ve Bosna’da bir imaretle asırlarca hizmet sunmaya devam etti. Mimar Sinan’a yaptırdığı 185 metre uzunluğundaki, 11 kemerli bir köprü ile Drina nehrini inci gibi süsledi. Ayrıca Trebinje’de yaptırdığı eserler ile de oğlu Kurt Bey’in adını yaşatmaya devam etti. Bu eserlerinin bakımı ve yaşamasını, Bulgaristan, Sırbistan, Bosna, Banat, Arnavutluk ve Selanik çevresinde çok sayıda vakıf kurarak sağladı.

Sokollu Mehmed Paşa ne yaptırdığı camilerinin çoğunda namaz kılabildi, ne şadırvanlarında abdest alabildi, ne imaretlerinde yemek yiyebildi ve ne de hanlarında, kervan saraylarında dinlenebildi. Ancak binlerce Müslümanın duasının ona geldiğinin ve ulaştığının şevkini, sevincini ve hazzını yaşadı.

Doç. Dr. Ahmet Şimşirgil

Dipnotlar:
1. Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi l (haz. B. Sıtkı Baykal). Ankara 1981, s. 20
2. Mustafa Müftüoğlu. Yalan Söyleyen Tarih Utansın. İstanbul 1977, s. 41
3. Müftüoğlu. s. 42
4. Mehmet Doğan, Kuran Gölgesinde ve Tarih Önünde Türk Ankara 1980. s. 266
5. Doğan. s. 266
6. Yılmaz Öztuna. Türk Tarihinden Yapraklar. İstanbul 1992. s. 93-94; Müftüoğlu. s. 42-43
7. Peçevi Tarihi. I. s. 310. Ayrıca bkz. Şerafettin Turan. Lala Mustafa Paşa hakkında notlar ve vesikalar, XXH 88. (1958) s. 551-593
8. Peçevi Tarihi. I, s. 318-319. Ayrıca bkz. Radovan Samarcıc, Sokollu Mehmed Paşa, (çev. Meral Gaspıralı), İstanbul 1997. s. 261-262
9. Peçevi Tarihi. I. s. 317
10. R. Samarcıc. s. 262
11. R. Samarcıc. s. 264-265
12. Peçevi İbrahim Efendi. Peçevi Tarihi, II (haz. B. Sıtkı Baykal), Mersin 1992. s. 23
13. R. Samarcıc, s. 261
14. Peçevi Tarihi II, s. 24.
15. Peçevi Tarihi II. s, 24; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. III/1, Ankara 1973; s. 53; M. Tayyib Gökbilgin, Mehmed Paşa, Sokollu. İslam Ansiklopedisi, c. 7, s. 604
16. R. Samarcıc, s. 260.
17. Peçevi Tarihi II. s. 25-27
18. Uzunçarşılı Osmanlı Tarihi, c. III/2, s. 361-362; M. C Şehabettin Tekindağ, Mehmed Paşa, Lala, İslam Ansiklopedisi, c.7, s. 591-594
19. Uzunçarşılı Osmanlı Tarihi IIIl\1, s. 52
20. R. Samarcıc. s. 205-216
21. Ahmed Refik, Sokollu Mehmed Paşa ve Lehistan intihabatı TOEM, nr, 35, s. 686-687; Gökbilgin, s. 603¬602.
22. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi III/l, s.11 ; Ebussuud Efendi’nin fetvası için bkz. Peçevi Tarihi I, s. 343-344.
23. Peçevi Tarihi, I, s. 354 ; Uzunçarşılı Osmanlı Tarihi, III/l, s. 15-19
24. Hammer, Devlet-i Osmaniye Tarihi (Ata Bey tercümesi) İstanbul 1329, c. 6, 272; R. Samarcıc, s. 257.
25. Uzunçarşılı Osmanlı Tarihi, III/1, s, 23; Hammer Tarihi. c.6. s. 274,
26. Peçevi Tarihi I, s. 352.
27. Merhum İsmail Hakkı Uzunçarşılı lise öğretmenliği sırasında bir hatırasını naklederken bu mükemmel işleyen teşkilatı şu ifadelerle anlatmaktadır: Lisedeki öğretmenliğim zamanında Sokollu’nun bu sözlerini Peçevi Tarihinden naklen mektep kitaplarında ve diğer tarihlerde görerek talebelerime anlatırken vezir-i azamın bu tarzdaki konuşmasını içimden mübalağaya hamlederdim. Daha sonrakin arşiv vesikalarını ve mühimme defterlerini tetkik ederken bir kış esnasında yeniden donanma inşaasına ve bu teknelere lazım olan eşyayı tedarik için ocaklık olan yerlere yazılan ve faaliyetin takibini bir bir gösteren çok vesika hükümleri gördükten sonra Sokollu’nun, kaptan paşaya söylediklerinin mübalağa olmadığına inandım. Osmanlı Tarihi III/l, s. 22.
28. Peçevi Tarihi 1. s. 353-
29. R. Samarcıc. s. 257.
30. Uzunçarşılı III/1 s. 33-35.
31. Uzunçarşılı III/1, s. 36; R. Samarcıc, s. 238.
32. Peçevi Tarihi. I. s. 330.
33. Uzunçarşılı Osmanlı TarihiUl/1, s. 36-37; Gökbilgin. s. 600.
34. Peçevi Tarihi I, s. 331; Uzunçarşılı Osmanlı Tarihi III/1 s. 57.
35. Sokollu Mehmed Paşa’nın şahsiyeti ile ilgili olarak bkz. Peçevi Tarihi I, s. 19-22; Gökbilgin, s. 605; Uzunçarşılı Osmanlı Tarih III/1, s. 46-54; Hammer, c. 7 s. 7.

Tarih ve İnsan 7. Bölüm I. Ahmed Han

Konu: I. Ahmed Han ve Dönemi
Yayın Tarihi: 23 Kasım 2015
Tarih ve İnsan 7. Bölüm

Tarih ve İnsan 6. Bölüm Osman Gazi Han

Konu: Osman Gazi Han ve Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu
Yayın Tarihi: 16 Kasım 2015
Tarih ve İnsan 6. Bölüm

Vur, fakat dinle!

Devşirme sistemi, Türklüğe ihanetin adı olabilir mi?..

Alaca CamiiTarihçilerin kayıtlarına göre, Osmanlı devletinde görülen, adına da yaya ve müsellem denilen piyade ve süvari birlikleri, genişleyen fütuhat faaliyetlerinde yeterli olmamaya başladı ve yeni birliklere ihtiyaç hissedildi. Bu ihtiyaçtan hareketle savaşlarda elde edilen esirlerin durumu müsait olanlarından pençik oğlanı adı altında faydalanılmaya başlandı. I. Murad döneminde bunlara bir takım esaslar getirilerek düzenli bir ocak haline gelmeleri için önemli adımlar atıldı. Gelibolu’da bir ocak kurularak kapıkulu denilen askeri ocakların temeli oluşturuldu.

Ordunun çekirdeği

II. Murad döneminde ise teşkilat kanunlarında bir adım daha ileri gidilerek, sadece savaş meydanlarında elde edilen esirlerden değil, aynı zamanda Osmanlı tabiiyeti altında bulunan Hristiyan çocuklarından da seçme yapılarak ocaklara insan kaynağı temini yoluna gidildi. Ayrıca buna münhasır bir devşirme kanunu çıkarıldı. Şimdi bu kanuna uygun olarak toplanan yüzlerce genç çocuk, devlet merkezine getiriliyor ve belirlenen prensipler dahilinde yetiştirilmeye başlanıyordu.

II. Murad Han asker yetiştirmek maksadıyla harekete geçti. Padişahın saray hizmetlerini yürütecek seçkin bir sınıf oluşturmak üzere Enderun Mektebini kurdu. Ancak bu mektep esas kimliğine Fatih Sultan Mehmed döneminde erişti. Fatih, İstanbul’un fethinden sonra Topkapı Sarayı’nın inşasına kadar eski sarayda ikamet etti. Yeni Saray tamamlanınca Enderun ağalarının bir kısmı ile buraya taşındı, bir kısmı da Eski Saray’da bırakılmıştı.

Edirne’deki saray ve Eski Saray bir mektep haline getirilerek Topkapı Sarayı’ndaki birimlere adam yetiştirilme yeri olarak kullanılmaya devam etti.

Enderun-ı Hümayun mektebine dönemin önde gelen ilim adamları eğitimci olarak tayin edilmişti. Fatih Sultan Mehmed ilim ve fen tahsili yaptırmak üzere birçok bilim adamını sarayına topladı. Bunlar gerek sarayda, gerek taşrada geleceğin idarecilerini yetiştirmek üzere seferber oldular.

Neticede Muradı Hüdavendigar’ın son dönemlerinde Osmanlı ordusunun çekirdeğini devşirme yeniçeri askeri teşkil ederken özellikle Fatih’in iktidara geçmesiyle birlikte idarede de devşirme devlet adamları söz sahibi olmaya başladılar. Yaklaşık üç asır boyunca bu uygulama devam etti. Özellikle XVI. yüzyıl sonlarından itibaren devşirme kanununda ortaya çıkan bozukluklar bilhassa Yeniçeri ocağı olmak üzere Osmanlı askeri düzeninde aksaklıklara yol açmaya başladı. IV. Murad Han devrinde ıslah çalışmaları yapıldıysa da yüzyılın sonundan itibaren devşirme sistemi yavaş yavaş terk edildi.

Türk’e ait bir sistem

Pençik oğlanları, devşirme kanunu, yeniçeri ordusu, içoğlanları, Enderun Mektebi ve devşirme devlet adamları Osmanlı tarihinde önemli bir safha teşkil eder. Tarihin bu çağına seyahat edenler büyük bir ikilemin içerisinde kalırlar. Zira çeşitli iddialarla devşirme sisteminin Osmanlı devletine fayda yerine zarar verdiği ısrarla savunulmaktadır.

Devşirme sisteminin, evladı ailesinden hoyratça koparan nice senaryolu anlatımlara konu edilmesinden, bu uygulama ile Türk devlet adamlarına devlet idari kadrolarının kapandığı, Türklerin sadece toprağa bağlı kılındığı, yabancıların bu millet için yeterince gayret göstermesinin mümkün olmadığı, hatta Türk insanını dahi tanıyamayacağı özellikle vurgulanmıştır. Ayrıca çeşitli yeniçeri isyanları ve son dönemlerindeki başıbozukluklar da bu sistemi kötülemekte çok büyük bir malzeme olarak göze çarpmaktadır.

Bu itibarla biz de çeşitli yönleriyle devşirme dünyasına kısa bir gezintide bulunacağız. Belki bu seyahat sistemin anlaşılmasında daha etkili olacaktır.

Yeniçeri ordusunun teşkiline yarayacak devşirme sisteminin banileri Karamanlı Molla Rüstem ile Çandarlı Kara Halil‘dir. Bu iki Türk ilim ve devlet adamı harpte alınan esirlerden beşte birini devlet hesabına ve asker ihtiyacına göre almayı teklif etmişti.

Hukuka uygun

Bundan önce de Rumeli fatihi Süleyman Paşa, harpte alınan esirleri kısa bir müddet terbiyeden sonra iki akçe yevmiye ile orduya katardı. Keza aynı uygulamanın Aydınoğulları tarafından da gerçekleştirildiği biliniyordu (1).

Teklif Murad-ı Hüdavendigar’a iletildiğinde şayet Cenab-ı Hakkın buyruğu veya dine uygun ise alınmasını isteyerek konuyu ulemaya havale etmişti. Dolayısıyla daha başlangıçtan itibaren Osmanlılar, gayrimüslimlerden asker edinmeyi galiplerin istedikleri şekilde bir tasarruf hakkı olarak görmüyor, meselenin hukuki yönünü de değerlendiriyordu (2).

İşte asırlarca devam edecek ve etkileri pek büyük olacak böyle muazzam bir sistemin çekirdeği Mevlânâ Rüstem, Kazasker Hayreddin Paşa ve Sultan Murad-ı Hüdavendigar gibi üç Türk büyüğünün eseri olarak ve bir ihtiyaç dolayısıyla ortaya çıktı. Onlar kurdukları beyliğin üç beş şehirden ibaret bir koloni değil, üç kıtaya yayılacak emsalsiz bir imparatorluk olacağının bilinci içerisinde idiler. Attıktan adımları buna göre atıyor, kurdukları müesseseleri yüz yıl ötesini görerek hayatiyete geçiliyorlardı.

Devşirme sisteminin Türk milletine ve Osmanlı kimliğine mâl edilme meselesini yeni projenin ortaya çıkışında aramak gerekir. Çandarlı Hayreddin Paşa, Murad-ı Hüdavendigâr’ın huzuruna getirilen çocukları işaret ederek, Türk’e verelim, hem Müslüman olsunlar, hem Türkçe öğrensinler diyordu (3). İşte bu uygulama ile Türk gibi düşünen, aynı ideallerle dolup taşan, Osmanlı devletine gönülden bağlı teknisyen bir kadro ortaya çıktı. Bu gücün, birliğin, ordunun ortaya çıkışında gerçek pay sahibi olanlar, onları üç beş sene evlerinde yetiştiren, Türk kimliğini aşılayan, eğiten Türk aileleri değil midir?

Yüz yılda iki olay

Özellikle I. Kosova savaşından itibaren harp meydanlarında boy göstermeye başlayan yeniçeri neferleri, bunun dışında sadece merkezde yiyip içip yatmadılar. Canları sıkıldıkça devletlü başları istemediler. Padişahları tahtan indirip çıkarmadılar. İmparatorluğun hemen her tarafındaki serhad kalelerinde yine yeniçeri kıtaları vazife yapıyorlardı. İnzibati işlerin yanı sıra ilk iki yüz yıllık devrede hemen her sene sefer-i hümayunlar düzenleniyordu. Bu uzun zaman dilimi içerisinde serkeşlikleri de görülmedi değil…

Ancak bir elin parmaklarını geçmeyen ve bir başkaldırıdan ziyade çeşitli isteklere dayanan yeniçeri huzursuzlukları, kudretli Türk padişahtan tarafından şiddetle bastırıldı.

Nitekim Sultan II. Mehmed’in saltanatının hemen başında çıktığı Karaman seferi dönüşünde, yeniçeriler yol üzerinde saf tutarak; Padişahımızın ilk seferidir, ihsan gerek diye küstahça bağırmışlardı. Padişah sinirlenmiş, fakat belli etmemişti. Ancak ilk fırsatta divan toplamış, yeniçerileri esaslı bir yoklamaya tabi tutmuş, yeniçeri ağasını dayaktan geçirmiş, hareketin elebaşlarını buldurup şiddetle cezalandırmıştı (4). İşte bu ciddi tutum ve davranış neticesinde yeniçeriler, Fatih’in saltanatının sonuna kadar bir daha en ufak bir kıpırdanışta bulunmadılar. Disipline tam anlamıyla uydular. Hem de yaklaşık 30 sene, karada ve denizde irili ufaklı onaltı Avrupa ülkesiyle görülmemiş bir mücadele dönemi geçilip bir cihan imparatorluğu kurmalarına rağmen.

İkinci olarak yeniçerilerin Şah İsmail üzerine düzenlenen seferde, Yavuz’un otağına ok attıkları ve geri dönmek istedikleri dile getirilir. Evet, olay doğrudur ve yeniçeri birlikleri ancak Yavuz Sultan Selim gibi kudretli, cihangir bir Türk hakanının dirayeti sayesinde Çaldıran sahrasına kadar götürülebilmiştir. Çaldıran seferinde Osmanlı askeri zahire bakımından çok sıkıntı çeker ve en meşakkatli yolculuklarından birini yapar. Düşmanın ortada görünmemesi ve yolculuğun da uzun sürmesi bazı devlet adamları dahil yeniçerileri de dönmeye sevk eden unsurlardan olmuştur (5). Ancak yeniçeri ve devşirmeleri Türk’e düşman, Türk kimliğine uzak tutan yazarlar, Yavuz olayını misal verirken madalyonun arka yüzünü hiç mi düşünmezler.

Batıda Sırbistan’a, Eflak’a, Boğdan’a, Otranto’ya, Belgrad’a, Rodos’a, Molhaç savaşına, Viyana önlerine güle oynaya giden bu askerler, bir Türk ırkı üzerine sevk edildiğinde gayretsizlik gösterirler. Aslında onlar için bu vaka bir övünç vesilesi olmalıydı. Yeniçerilerin isyanıyla gururlanmalıydılar. Peki ya tersi olsaydı ne derlerdi acaba?

Daha sonraki yüzyıllarda artan yeniçeri isyanlarının temel sebebi aslında devşirme sisteminin ve ocağın disiplininin bozulmasına dayanıyordu. Dolayısıyla sistemin gün geçtikçe çöktüğünü gören Osmanlı devlet ve ilim adamları yazdıkları eserlerde bu bozukluklar üzerinde durdular, çareler çözümler sundular. XVIII. asrın ortalarından itibaren ise artık iflah olmaz bu ocağı ortadan kaldırabilmenin yollarını araştırmaya başladılar. Neticede 1826’da yeniçeri ocağı tarihteki yerini alırken insaf sahibi hiç bir kimse bu askerlerin ve devlet adamların 300 yıllık muazzam devirlerini kötülemiyordu. Bunların Osmanlı-Türk kimliğinden şüphelenmiyordu.

İngiliz hezeyanı

Devşirme sisteminin Türk kimliğini yok ettiğini savunanlar sadece burada da duramadılar. İngiliz gizli servisinin, İslamın, milli özellikleri yok edici etkileri şeklinde sunduğu hezeyanları delil göstermek suretiyle Osmanlıların da bundan etkilendiklerini ve doğudaki akrabalarını unuttuklarını iddia ettiler (6). Öncelikle şunu açık bir şekilde ifade etmek gerekir ki Resulullah Efendimiz Arapların arasından çıkmış olmasına rağmen, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmişti. Dolayısıyla O, insanları Arap olmaya değil, Müslüman olmaya davet ediyordu. Bu itibarla İslamiyet dünyanın dört bir yanında her milletten halklar arasında rahatlıkla revaç buldu, yayıldı.

Türkler İslamiyetle tanışmadan evvel Mani, Buda, Hristiyanlık ve Yahudilik dinlerinin kıskacı altında bulunuyordu. IV. asrın sonunda Dinyeper ile Aral gölünün doğusundaki Hunlar batıya göç ederek Tuna’yı aşıp Balkanlara girmişlerdi. 434 yılında Attila bu Hun devletinin başına geçince ülke sınırlarını Volga nehrinin doğusundan bugünkü Fransa’ya kadar uzattı. Ancak bu büyük devletin üzerinden yüzyıl dahi geçmeden bırakınız hakimiyet duygularını, milli benlikleri de yok olmuş bulunuyordu. Avarların da aynı akibete uğramasının ardından asıl büyük göçler XI. asrın başından 1070’lere kadar vuku buluyordu. İslam dünyasına girmeyen Peçenek, Uz ve Kumalılardan Tuna’yı aşarak batıya giriş yapanlar 600 binden ziyade olarak rivayet olunuyordu. Özellikle Balkanlar’da bir yüzyıl önemli roller üstlenen bu Türk topluluktan çok geçmeden dağıldılar, slavlaştılar ve eriyip gittiler.

İslâmiyet ve Türkler

taşköprü prizrenOysa meşhur Türk mütefekkir ve sosyoloğu Prof. Dr. Erol Güngör‘ün deyimiyle Türkler İslamiyet sayesinde birliğe kavuşmuş ve eriyip yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bugün yeryüzünde Müslüman olmayan Türk yok gibidir ve Müslüman olunca kendini kaybedip yok olan bir Türk topluluğu da mevcut değildir. Ama Türk soyundan gelmiş birçok topluluklar vardır ki, bunlar İslamdan başka dinlere girmekle hem dillerini hem köklerini unutmuşlar, tamamen karakter değiştirerek kaybolup gitmişlerdir. Tuna Bulgarları bunun tipik bir misali olup Türklükle en ufak bir ilişkileri kalmamıştır (7).

Erol Güngör merhumun bu ifadeleri, aynı zamanda, İslamiyetin milli kimliği yok etmek değil, bilakis korumakta olduğunun da delili gibidir. Zira 400 yıl Osmanlı idaresinde rahat ve huzur içerisinde memnun ve mesut olarak yaşamış onlarca millet, kültür ve kimliklerini hiç bozulmadan muhafaza ettiler, devletimizi yıkmak isteyen dış mihraklar da özellikle bu konumlarından istifade yolunu tuttular. Nitekim başta İngiliz ve Ruslar olmak üzere dış mihrakların tesiriyle XIX. asrın başından itibaren Osmanlı coğrafyasındaki bütün milletler ırkçı ve milliyetçi düşüncelerle bağımsızlık hareketlerine girişmiş bulunuyorlardı. Ancak bu güçlerin maşalarının, mesela Arap alemini Osmanlı Türklerine karşı kışkırtmak isteyenlerin devletimizi ne ile suçladıkları dikkatle incelenirse gerçek niyet ortaya çıkar.

İşte XIX. asırda İslam aleminde önemli siyasi gelişmelere karışmış Afgani ve Abduh‘un Osmanlılar hakkındaki düşünceleri…

Eğer Osmanlı devleti kurulduğunda veya Fatih döneminde yahut Sultan Selim döneminde Arapça’yı İslamın dili olması açısından resmi dil olarak kabul etseydi ve bütün gücüyle Türkleri Araplara yakınlaştırmaya çalışsaydı, karşı konulmaz bir güç, girilemez bir kale ve otoritesi daha yerli yerinde ve köklü olurdu. Ama bu yapılmadı. Hatta daha da ileri gidilerek Arapların Türkleştirilmesi düşünüldü (8)..

İngilizler hesabına çalışmış oldukları kesin bu iki ismin ve yandaşlarının, Arapları Osmanlılara karşı ne şekilde kışkırttıkları meydanda iken Osmanlıların Türk dili ve kimliğine uzak olduklarını savunmak acaba kimin adına çalışmak olur. Bu noktada İngilizlerin, İslam’ın milli özellikleri yok edici safsatası, asırlarca İslam dünyasının liderliğini yapmış Türkleri parçalama ve yok etme planlarının bir parçası olmaktan öteye gidemez.

Sağlam sistem

İlk Müslüman Türk Devleti Karahanlılar’dan başlamak üzere Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlıların sistem olarak farklı da olsa genel manada devşirme birliklerini kullandığı göz önünde tutulursa bu usûl, Türk milletinin yapıcı, üretici, teşkilatçı, faal ve zinde yapısını kesinlikle bozmamış, bilakis artarak yükselmesine sebep olmuştur. Nitekim Osmanlıların, idare ve siyaset hayatının yanı sıra Türk medeniyet eserlerinin ve kültür kıymetlerinin en yüksek numunelerini veren ve yapıcı gücünün zirvesine çıkan muazzam bir devleti kurmuş ve 600 sene yaşatmış olduklarında bütün tarihçiler müttefiktir.

Şayet bu sistem Türk kimliğini bozmuş olsaydı bu güçlü devletlerden biri yıkılırken yerini diğer bir Türk devleti daha güçlü bir şekilde nasıl alabilirdi? Türk kimliği bin sene nasıl devam etti ve günümüze kadar geldi. Her defasında devletin kurucuları neden Türkler oldu? İşte bu sualler bizi gerçek çözümüne ulaştırmaktadır.

İslâm tarihindeki yerini almasıyla birlikte Türkler’in, başta bugünün süper gücü Amerika’nın, Avrupalı devletlerin ve bizim Cumhuriyet idaremizin modern manada uyguladığı vatandaşlık kimliğini asırlarca bilfiil yaşattığı ortaya çıkar. Türkler genetik özellikleri ve üstün hasletleri sebebiyle tüm milletlerin idarelerine olumlu baktığı erişilmez devlet teşekküllerine imzalarını attılar.

Osmanlı Türkleri’nin doğudaki akrabalarını unuttuklarını söylemek ise, -şayet kasıtlı değilse -bu devletin tarihini hiç bilmemek manasına gelir. Böyle bir iddiada bulunabilmek için Osmanlı devletinin doğuş şartlarını, ne yöne doğru genişlediğini, bir imparatorluk haline geldiğinde dünyanın şartlarını ve sonrasını iyi değerlendirmek gerekir. Akabinde Don-Volga kanal projesinin mahiyetini ve bunu baltalayanları, XVIII. asırda Osmanlıların Buhara, Türkistan ve Kazak hanlarıyla münasebetlerini, İran’ın bu ilişkilerin gelişmesini bıçak gibi kesen konumunu, nihayet II. Abdülhamid Han‘ın siyasetini anlamadan tek cümle ile Osmanlı akrabalarını unuttu elemek, çok ağır bir itham gibi görünmektedir.

Medeniyet dili

Türklerin İslam dairesine girişi ile Türk dilinin geri kaldığı ve bir reaya dili haline düştüğü iddiaları yine devşirme sisteminin bir neticesi olarak sunulmakta ve kendi halkına yönetimi layık görmeyen bir devlet, yabancı kültürün istilasına imkan tanımak suretiyle değerlerini tahrip ediyordu denilmektedir (9).

Oysa Türkler İslamiyeti kabul ettikleri sırada, günümüzde İngilizce’nin olduğu gibi, Arapça ve Farsça bir medeniyet dili olarak yaşamaktaydı. Ayrıca Arapça İslamiyetin temel kitabının diliydi. İslamiyeti iyi anlamak, İslam medeniyet hamlelerine hakim olabilmek için bu dili öğrenmek şarttı. İşte bu tesirlerle Selçuklu sarayında, devlet hayatında olduğu kadar ilim ve edebiyat sahasında da Farsça ile Arapça’nın pek mühim etkileri görüldü. Bu dillerde dünyaca meşhur ilim ve fikir adamları yetişirken esas itibariyle Türkler kendi dillerini muhafaza ediyorlardı.

Kaşgarlı Mahmud‘un Divan-ı Lügâtüt-Türk, Yusuf Has Hacib‘in manzum olarak yazdığı Kutadgu Bilig, Hoca Ahmed Yesevi‘nin Divân-ı Hikmet isimli eserleri Türkçe yazılan nadide örneklerdir. Yine edebiyatımızın en yüksek şahsiyetlerinden Yunus Emre, Aşık Paşa, Gülşehri hem Türkçe yazıyor hem de Türkçeyi savunuyorlardı.

Bunun neticesi olarak Osmanlılar döneminde Türkçe devlet dili olarak da hak ettiği yeri alıyordu. Osmanlı devleti bütün resmi yazışmalarını Türkçe olarak yaptı.

Bir devşirme alayı

Son olarak devşirme dünyasına veda etmeden evvel Enderun mekteplerinde yetişip sadrazamlıktan itibaren tüm devlet kadrolarını işgal etmek ve Türk ırkından olanlara bu yolu tıkamakla itham olunan Osmanlı devlet adamlarının kimlikleri üzerinde durmak istiyorum.

Tarihlerimizde Osman Bey‘in can dostu ve silah arkadaşı olarak ün yapan Köse Mihal Bey, bilahare Müslüman olarak hizmete atıldı. Gazi Mihal Bey sadece kendisi ilk dönem fetihlerde rol almakla kalmadı, oğulları ve torunları da ikiyüz yıl uç bölgelerinde bir serdengeçti sıfatıyla hizmet ettiler. Adlarını en meşhur akıncı boyu, Mihaloğulları olarak tarihe kazıdılar. Gazi Mihal Bey’in oğulları Ali, Aziz ve Balta beyler, Aziz beyin oğlu Gazi Mihal, onun oğlu Mehmet Bey ve sonrasında Yahşi, Hızır, Bali, Ali, İskender ve Firuz Beyler asırlarca yaptıkları akınlarda hangi aşk ve idealle çarpışıyorlardı (10).

Fatih’in ilk ve ne yazık ki Türk soyunun son sadrazamı gibi gösterilen Çandarlı Halil Paşa asırların ideali İstanbul’un fethine her fırsatta karşı çıkarken, Rum asıllı Zağanos Paşa hemen her harp divanında bu güzide şehrin fethi yönünde ağırlığını koyuyor, başta Akşemseddin olmak üzere ulemanın desteğini de görüyordu (11).

Yine Rum asıllı olup Fatih döneminde vezir-i azamlık mevkiine kadar çıkan Mahmud Paşa, bu büyük Türk hakanının hemen hemen bütün seferlerine iştirak etti.

Veli lakabıyla anılan Mahmud Paşa alim, fazilet sahibi, tedbirli iyi bir devlet adamı ve muvaffakiyetli bir vezir idi. Başta İstanbul olmak üzere gerek Rumeli gerekse Anadolu’nun bir çok şehrinde mescid, medrese, imaret, han, hamam ve camiler yaptırarak hizmete sundu (12).

Fatih Sultan Mehmed zamanında başarılarıyla şöhret kazanmış değerli devşirme kumandanlarından biri de Sırp asıllı Gedik Ahmed Paşa idi. Sergerde ve dönme gibi lakaplarla yerden yere vurulan bu kudretli kumandan nice başarılarının yanısıra Ceneviz sömürgelerinden Kefe, Sudak ve Azak ile Ege’de Kefalonya, Zanta ve Ayamavra’yı devletine kazandırdı. Yahya Kemal Beyatlı’nın;

Çıktı pür velvele Otranto’ya Ahmed Paşa
Tuğlar varsa gerekdir Kızıl elmaya kadar

ifadeleriyle de ölümsüzleştirdiği, Otranto’nun fethini gerçekleştirdi. Fatih Sultan Mehmed’in ani ölümü ve oğulları Bayezid ile Cem arasındaki saltanat mücadelesi bu değerli komutanın belki de Roma’ya girişini engelliyordu. Aslında o geri dönmeyi kesinlikle istememiş, yeni padişah II. Bayezid’den Otranto kalesini savunan Osmanlı askerine yardım sevkedilmesi ve bölgeye bir donanma gönderilmesi ricalarında bulunmuştu. Ancak Bayezid, Cem olayının büyümesi üzerine onu geri çağırdığından İtalya’nın zaptı yarım kalmış oluyordu (13).

Doğu Bosnalı olduğu tahmin edilen ve Enderun’da yetişen Hadım Sinan Paşa, Yavuz Sultan Selimin fevkalade itimadını kazanmıştı. Ridaniye muharebesinde Çerkesler’in asıl ordu merkezlerine yaptıkları hücumda şehid düştü. Pek çok muvaffakiyetlerde bulunmuş bu cesur ve değerli vezirinin ölümünden çok müteessir olan Sultan Selim; Yusuf aleyhisselam tahtına nail oldum, fakat Sinan gibi sadık ve cesur serdarımdan ayrıldım diyerek elemini, üzüntüsünü dile getirdi (14).

Rum aslından geldiği belirtilen Pargalı İbrahim Paşa, Kanuni dönemine yakışır bir diplomat, değerli bir devlet adamı idi. Yine Kanuninin son döneminde sadaret mevkiine gelip on beş yıl fasılasız görev yapan Sokollu Mehmed Paşa bir siyaset dehası olarak nam kazanıyor, dünyayı avuçlarının arasında oynatıyordu.

Yüksek devlet şuuru

Yine Enderun’dan yetişme Tiryaki Hasan Paşa, Kanije savunmasıyla meşhur, mücahid Osmanlı-Türk kumandanı bu başarısı sebebiyle Sultan III. Mehmed‘den şu mektubu almıştı:

Berhudar olasın. Sana vezaret verdim ve seninle mahsur olan asker kullarım ki, manen oğullarımdır. Cümlenizi Hak teala hazretlerine ısmarladım.

Padişahın fermanını okuyan Hasan Paşa ağlamış, sebebini soranlara ise:

Kanije müdafaası gibi küçük hizmetlere de vezirlik verilmeye, padişah mektubu yazılmaya başlandı. Bizim gençliğimizde öyle küçük hizmetlere vezirlik verilmez, padişah mektubu yazılmazdı. Biz ne idik, neye kaldık diye ağlıyorum cevabını verdi (15).

Yine Tiryaki Hasan Paşa bir merasim dolayısıyla Kubbealtı’na giderken yoldaki selam taşlarını selamlaması gerekiyordu. Yaşı 80’i bulmuş yaşlı veziri padişah bundan muaf tutmuştu. Koltuğunda iki teşrifatçı ile gelirken paşa selamlamak için duruyor, ancak yanındakiler, padişah sizi muaf tuttu diyerek bırakmıyorlar. Ömrü gazalarda geçmiş gayretli vezir: Bu ne iştir, anane bozulur mu? diye kükrüyor. Yanındakiler aman sus diyerek kendisini güçlükle Kubbealtı‘na sokuyorlar (16).

Celâli belâsı

XVII. asır başları Anadolu halkının Celâli eşkıyalarından bıkıp, usandığı, perişan olduğu bir dönem. Merkeze binlerce şikayetname yağıyor. Bunlar Rum ve Ermenilerin değil. Türk çiftçi ve eşrafının feryatları. Sayıları 30-40 bine ulaşmış celâli grupları Anadolu halkını kasıp kavuruyor (17).

İşte 90’lık vezir Kuyucu Murad Paşa bu Celâli gruplarıyla tam üç yıl (1607-1610) geçeli gündüzlü uğraştı. Dağ ve derelerde at üzerinde yol alırken, kendisini bağlatıyor ve ancak namaz vakitlerinde mola veriyordu. Bazan dinlenme sırasında bir iki saat uyuyan paşayı öldü sanıyorlar. Hatta bir keresinde gasl için su ısıtmaya başlıyorlar. Ancak paşa yine ayağa kalkıyor ve takibe devam ediyor. Celâli eşkıyalarına darbe üstüne darbe indiren kudretli vezir-i azam Anadolu halkına uzun yıllar devam edecek bir nefes aldırıyor.

Kuyucu Murad Paşa’nın, Celâli zorbabaşılarının kalın yazılarla isimleri yazılı 400 bayrağıyla İstanbul’a girişi büyük bir sevince yol açmıştı. Genç padişah I. Ahmed Han huzuruna çıkan ihtiyar sadrazama: Baba Lala! Buyur otur dediğinde; paşa yer öpüp, De’b (kanun) değildir Sultanım. Kul haddini ve vazifesini bilir, diyerek ayakta tekliyor. Padişah güçlükle oturttuktan sonra; Lala! Senden bir ricam var; deyince Kuyucu: Estağfirullah! Padişahların kullarından ricaları olmaz, emriniz Sultanım diyerek boyun büküyor (18).

Bütün bu ifadeler ve daha niceleri din ve devlette yok olmanın kendini Osmanlı-Türk devletinin ideallerine adamanın ve erişilmez bir şuura sahip bulunmanın en parlak numuneleri değil midir?

Evet Enderun, Osmanlı devlet adamlarını, idarecilerini, bürokratlarını yetiştiren bir mektep ve bir ocaktı. Padişahlar buradan süper bir eğitimle çıkış yapmış, İmparatorluğun çeşitli kademelerinde pişmiş tecrübeli insanlara devlet mekanizmasının en üst mevkilerinde rahat bir şekilde görev veriyorlardı. Ancak onlar verilen bu görevin ateşten bir gömlek olduğunu en ufak bir başarısızlığın ve ihmalin neticesinin ne demek olduğunu da gayet iyi biliyorlardı. Öte yandan ocak Türk ırkına devlet kademelerini hiç bir zaman kapamadı. Nitekim Fatih’in son sadrazamı Karamani Mehmed Paşa, II Bayezid devlinde Çandarlı İbrahim Paşa, Yavuz döneminde Piri Mehmed Paşa ve daha sonra çeşitli tarihlerde Lala Mehmed Paşa (1595), Mehmed Paşa (1614), Güzelce Ali Paşa (1683) ve daha niceleri olmak üzere devletin en yüksek mevkiinde görev yaptılar.

Gül dikensiz olmaz

Gerek çeşitli milletlerden alınarak Enderun’da yetiştirilen, gerekse Türk ırkından gelen nice şahsiyetler Osmanlı devletinin devamı ve başarısı için hizmet verdiler, gayret gösterdiler, pek çoğu bu uğurda canlarını feda ettiler. Bunların içerisinde fevkalade kabiliyetlileri olduğu gibi, başarısız ve zayıf karakterlileri de görüldü.

Bu durumu meşhur tarihçilerimizden Mehmed Halife’nin, Tarih-i Gılmani’de içoğlanları anlatırken yapmış olduğu şu değerlendirme bariz bir şekilde ortaya koymaktadır:

Enderun odalarında yetişenlerin hepsinin mükemmel okluğu sanılmasın. Allahın takdiri böyledir. Gül, reyhan, zaymuran, karanfil, sünbül, fesleğen, her türlü yeşillik ve çiçeğin yetiştiği bahçede çerçöp. diken ve türlü önemsiz, değersiz ot ve bitki de yetişir. Sözgelişi bir adamın dört beş evladı olsa içlerinden biri iyi olursa da hepsinin iyi olması pek seyrektir. Nerede kaldı ki dört beş bin adamın hepsi iyi ve hepsi kötü olsun. Nihayet adet böyle yürüyor (19)..

Mehmed Halife’nin yerinde ifadelerinden anlaşılacağı üzere, bir kaç değersiz ot ve diken yüzünden bahçeyi berbat etmek, alt üst etmek gerekmez. İyi uygulayıcıların olmadığı bir zamanda nice güzel çözümlerin ve sistemlerin faide vermediği de gerçektir. 400 sene Osmanlı-Türk devletine idareci yetiştirmiş bir mektebi sırf devşirme aldığı için bütünüyle karalamak insaf ehline, ilmi anlayışa uygun düşmemektedir. Bu ocağın ve mektebin bozulduğu devirden itibaren Osmanlı da kaht-ı rical devresinin başlaması da acaba bir tesadüf müdür.?

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Dipnotlar:
1. Mehmet Neşri, Kilab-ı Cihan-nüma (yay. F.R. Unat-M.A. Kçymen) Ankara 1987 I. s. 197.
2. Aşıkpaşazade. Tevarih-i Osman (Ali Bey neşri) İstanbul 1532 s. 54; Nesri tarihi, 1. s. 197.
3. Neşri tarihi I. s, 198; Aşıkpaşazade tarihi, s. 5+55
4. Tursun Bey, Tarih-i Ebul-Feth (haz. M. Tulum) istanbul 1977 s. 39.
5. Hoca Sadettin Efendi. Tacü’t-Tevarih (haz. İ. Parmaksızoğlu) Ankara 1992, IV. s. 191-194.
6. Orhan Türkdoğan. “Niçin Osmanlı Kimliği’. Türk Dünyası Araştırmaları, sy. 123, Aralık 1999, s. 13-14.
7. Erol Güngör. Tarihte Türkler, İstanbul 1988, s. 68.
8. Cemaleddin Afgani-Muhammed Abduh, Urvetül-Vuska. (haz. İ. Aydın), İstanbul 1987, s. 4.5.
9. Türkdoğan, aynı makale, s. 9.
10. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1972. c. I. s. 570-571.
11. İbn. Kemal. Tevarih-i Ali Osman-VII. Defter (haz. Ş. Turan) Ankara 1991, s. 90; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, I, s. 479, 484-485.
12. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II. s. 530-531.
13. Hedda Reindl Kiel, “Gedik Ahmet Paşa” TDVİA, c. 13. s. 543-544; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, s. 533-534,
14. Tacüt-Tevarih, IV, s. 313-314; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, s. 542-543.
15. Naima Tarihi, I, s. 279; Tiryaki Haşan Paşa Tarihi (Cafer Ayani, İstanbul Millet Kitaplığı: No; 190).
16. Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi (Ocak yayınevi) s. 26.
17. Geniş bilgi için bkz. Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası (Celâli İsyanları), İstanbul 1975. s. 455499; Mücteba İlgürel, Celâli İsyanları, TDVİA, c. 7, s. 253-256.
18. Murad Paşa’nın şahsiyeti hakkında bkz. Naima Tarihi, II, s. 34 v.d.
19. Mehmed Halife, Tarih-i Gılmani, (Ahmed Refik Bey neşri) İstanbul 1240. s. 101.

34. İstanbul Tüyap Kitap Fuarı 14 Kasım 2015

tuyap121115Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil 34. İstanbul Kitap Fuarı’nda okuyucularıyla buluşuyor.

Timaş Yayınları’nın organize ettiği söyleşi 14 Kasım 2015 Cumartesi günü 14:00 – 15: 00 arasında Tüyap Beylikdüzü Fuar alanı Interexpo Salonunda gerçekleştirilecektir.

Söyleşi bitiminde kitaplarınıda imzalayacaktır.