Saltanata Giden Yol: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu – Prof. Dr. AHMET ŞİMŞİRGİL

Saltanata Giden Yol: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu

Geçen ayın en önemli ve çok tartışılan tarih konusu şüphesiz ki Osmanlı Devletinin kuruluş yılı ve yeri meselesi oldu. Aslında konuyu ele alanın Prof. Dr. Halil İnalcık oluşu meseleyi tartışmaktan çok insanları kabullenişe götürdü. Yaşayan Osmanlı tarihçilerinin duayenlerinden kabul edilen ve yıllardır verdiği eserlerle bunu hak eden Prof. Dr. Halil İnalcık hocanın fikirleri elbette ki çok önemli. Ancak bu durum onun her söylediğini doğru kılmıyor. Öyle olsa idi herhalde tarih ilminin sonu da gelmiş olurdu. Basının bu olayı tarihin değişmesi, Yalova’da bilimsel deprem yaşanıyor gibi ifadelerle kesin ve kanıtlanmış bir dille sunması da kamuoyunda büyük etki yaptı. Nihayet Osmanlı Devletinin kuruluş yıldönümünü yıllardır kutlayan Söğütlülerin tepkisine Yalovalıların sevinci eklendi. Bu da işin magazin boyutu oldu.

Osmanlı devletinin kuruluş tarihi ve yeri ile ilgili olarak biz de sayın hocamızın kesin kanıtlar olarak sunduğu verilerden yola çıkarak bir değerlendirme yapalım. Şu anda Bilkent Üniversitesi Öğretim üyesi olan Prof. Dr. Halil İnalcık hocamız Osmanlı Beyliği’nin devlet statüsünü 1302 yılında Yalova’da Bizans’a karşı yaptığı Bafeus Savaşı’yla kazandığını öne sürerek, yetmiş yıldır bu konudaki gerçekleri dünyaya anlatmak için uğraştığını söyledi.

Demek ki birincisi bunlar bugün söylenmiş ifadeler değil. Yetmiş yıldır Halil Bey tarafından dile getiriliyormuş. Şayet böyle ise, Halil Bey bu konudaki fikirlerini Tarih ilminin duayeni olduğu yıllarda değil belki lisans döneminde edinmiş olmalıdır. Kabulü için yetmiş yıl beklemiş dersek o zaman bu fikirlerin inandırıcılığı biraz daha azalıyor ve Halil Beyin karizmatik ilim adamlığına bağlanmış oluyor.

Aslında hocamız da istiklalin ilanı için neyin gerektiğini konuşmasının satır aralarında belirtiyor ve Türk devletlerinde hanedanın kurulması için hutbe okunması ve sikke bastırılması gerektiğini ifade ediyor. Fakat iş Osmanlı devletine gelince Bizans’a karşı kazanılan Bafeus savaşını saltanatın ilanına delil olarak sunuyor. Halbuki hiçbir devlette saltanat ilanı bir savaş kazanılması olmamıştır. Belki büyük bir zaferin akabinde kendine güveni artan lider evvelce bağlı bulunduğu devlete karşı istiklalini ilan edebilir. İşte bunu da öncelikle adına hutbe okutmak veya para bastırmakla yapar.

Nice savaş kazanan ünlü komutanlar vardır. Hiçbir devlet başkanı onları savaş kazandı öyle ise saltanatını ilan edebilir diye bakmaz. Ancak fethettiği bir şehirde adına hutbe okutsa bir anda devletine karşı gelmiş asi derekesine iner. Bu durum bütün İslam devletlerinde böyle olmuştur.

İşte 1299 tarihinin Osmanlı devleti için kuruluş yılı olarak benimsenmesi ve bu kadar kabul görmesinin temelinde istiklal için asıl delillerin kaynaklara yansımış olmasının payı çok büyüktür. Kaynaklardan Osman Gazi’nin istiklale giden yolunu kısaca değerlendirecek olursak:

Bilecik’in zabtı ve düğünde tekfurların kuvvetlerinin dağıtılmasından hemen sonra Osman Bey kuvvetlerini süratle Yarhisar üzerine sevk etti. Başsız kalmış ve kuvvetleri dağılmış olan kale kolayca ele geçirildi (1298).

Bilecik alındıktan sonra beyliğin önemli bir merkezi oldu. Osman Gazi burada bir mescit yaptırdı. Şeyh Edebali’yi şehre emin tayin etti.

1299 yılında emirlerinden Turgut Alp’ı İnegöl’ün fethi ile görevlendirdi. Çok geçmeden kendisi de gelerek muhasaraya katıldığından kale kısa sürede zapt olundu. Yıllarca Türklere sıkıntı veren tekfur idam edildi.

Osman Bey Bizans hududunda güçlü bir devletin temellerini adım adım kurarken Selçuklu başkentinde karışıklıklar son haddine varmış bulunuyordu. 1284’ten itibaren Selçuklu Türkiye’sinde görülen karışıklıklar, gittikçe artan Moğol tahakkümü, Selçuklu sultanlarının sadece ismen mevcudiyeti ve halkın perişan hali gözlemlendiğinde Osman Gazi’nin saltanatını ilana kalkışması şaşılacak bir olay değildir. Ayrıca 1296’da Sultan II. Mesud İlhanlı hükümdarı Gazan Han tarafından Baldu isyanı ile ilişkilendirilerek tahttan indirilmiş ve Türkiye Selçukluları tahtı iki yıl boş kalmıştı.

1296–98 yıllarında Selçuklu tahtının boşalması muhakkak ki Anadolu uç beylerini artık istiklale hazır hale getirmiş olmalıdır.

İşte Osman Gazi’nin de 1298–1299 yıllarındaki seri fetihlerinin sonunda takındığı tavır, 1298’de Gazan Han tarafından Selçuklu tahtına oturtulan III. Alaaddin Keykubad’ı artık muktedir bir sultan olarak görmediğini ve ondan izin alma ihtiyacını duymadığını açıkça yansıtmaktadır. Şöyleki; Karacahisar 1288’de alınınca bir kısım halkın şehri terk etmesi üzerine evler uzun süre boş ve ıssız kalmıştı.

Ancak zamanla çevre illerden ve Germiyan ülkesinden gelenlerle şehir şenlenmeye başladı. 699/1299 yılına gelindiğinde mescitleri, mektepleri, çarşıları ve pazarı ile mamur bir belde halini almıştı. Halk Dursun Fakih’e gelerek şehirde Cuma namazı kılınması için izin istediler. Ayrıca problemlerinin çözümü için kadı tayin edilmesini arzu ettiler. Dursun Fakih konuyu Şeyh Edebali’ye açtı. Sonra beraberce Osman Gazi’ye arz ettiler.

Osman Gazi “Ne yapılmak gerekiyorsa yapılsın” deyince, Dursun Fakih: 

“Hânım! Sultandan izin almak gerektir”, dedi. Bunun üzerine Osman Gazi;

“Bu şehri ben kendi kılıcımla aldım. Bunda sultanın ne dahli var ki ondan izin alayım? Ona sultanlık veren Allah bana da gaza ile hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendim dahi sancak kaldırıp düşmanlarla uğraştım. Eğer o, ben Selçuk hanedanındanım derse ben de Gök Alp oğluyum derim.  Eğer bu ülkeye ben onlardan önce geldim derse Süleyman Şah dedem de ondan evvel geldi” cevabını verdi.

Bu sözlerden sonra Osman Gâzi Karacahisar’a Dursun Fakih’i hem kadı hem de hatip tayin etti. Şeyh Edebali’nin akrabası ve talebesi olan Dursun Fakih, büyük alimlerdendi. Osman Gâzi ile bütün savaşlara katılır ve mücahidlere namaz kıldırırdı. Dursun Fakih ilk cuma günü, minberde hutbeye çıktı. Allahü zül-celal’e hamd, Resülüne salevat, âline ve ashabına duadan sonra; Osman Gâzi’nin adını hutbede zikretti.

Aşiret beyliğe dönüşmüştü

Aşıkpaşazade tarihinde 699/1299 olarak tarihlendirilen bu olayı Kemalpaşazade, 688/1288-89 yılında Karacahisar’ın fethinin hemen akabinde gösterir. Kemalpaşazade’ye göre Dursun Fakih’in Cuma namazı için Selçuklu sultanından izin istenmesi gerektiği yolundaki sözlerine Osman Gazi şöyle cevap vermiştir.

“Ben kimsenin taht-ı hükümetinde değilim. Kendi başıma sultanım. Bu diyarı kılıcımla açıp dururum. Kul nöker almadım, ne efendim var ne sultanım! Ben icazet verdiğim yetmez mi? Benim iznim kifayet etmez mi? Sultan-ı zaman dediğiniz Melik-i Yunan ise benim mülkümde anın ne tasarrufu var. Nesebde ondan eksik değilim, benim aslım geniştir. Gök Alp’ı bilmeyen bilmez, bilen Selçuk’a nisbet kılmaz”.

Kemalpaşazade Osman Gazi’nin Karacahisar’da cemaatle Cuma namazı kılmağa izin verip adına hutbe okutmasını, serbest ve bağımsız hareket etmeye başlamasına bir misal olarak gösterir. Ancak o da, kesin bağımsızlık tarihi olarak 699/1299 tarihini şu ifadelerle verir.

“Âl-i Selçuk dağılıp saltanat işleri ve memleket ahvali bozulunca Osman Gazi cihangirlik meydanında idare dizginlerini eline aldı. Sultan-ı alişan olup ünvanı emir iken han oldu. Hicretin 699. yılında emirlik kürsisinden saltanat tahtına çıktı.

Hilafet hil’atin eğnine alup cihangirlik kemerin beline kuşandı.

Kadr ü celali hilal iken bedr, kişveri karye iken şehr, leşkeri nehir iken bahr oldu.

Görüldüğü gibi 1299 yılı Osmanlı devletinin kuruluş tarihi olarak verilebilecek en güçlü konumunu devam ettirmektedir.

Halil İnalcık hocamızın bu konuda asıl kaynak kabul ettiği Neşri tarihinde ise Aşık paşazade ve Kemalpaşazade’ye muhalif olarak; “Osman Gazi dahi Sultan Alaeddin zamanında istiklal bulmuştu. Lakin edebe riayet edüben hutbeyi ve sikkeyi yine Sultan Alaeddin adına kılmıştı… Ne zaman ki Sultan Alaeddin ahirete intikal etti, oğlu kalmadığından yerine veziri Sahip Ata geçti. Osman bunu işidüb buyurdu; Karacahisar’a Dursun Fakih’i hem kadı ve hem hatip ettiler… Böylece ilk defa hutbe Karacahisar’da Osman Gazi adına okundu”, ifadeleri yer almaktadır.

Neşri’nin bu ifadeleri Osman Gazi’ye Selçuklu sultanına karşı zoraki bir tabiiyet (edep göstergesi) arz ettirmesinden öte bir mana taşımamaktadır. Şayet öyle olsaydı 1302’de III. Alaaddin’den sonra yine ismen tahta çıkarılan II. Mesud’a karşı da bağlılık göstermesi gerekmez miydi?

Ayrıca 1299’dan sonra Osman Gazi’nin, her biri bir saltanat alameti gibi gösterilen uygulamaları onun istiklalini ilan ettiğini açık bir biçimde vurgulamaktadır.

Nitekim 1301 yılında önce Köprühisar’ı ve ardından Yenişehir bölgesini zapteden Osman Gazi ilk kez, Oğuz Hanlarının ve Selçuklu sultanlarının âdeti üzere elde edilmiş olan yerleri kardeşi, oğulları ve silah arkadaşlarına dirlik olarak dağıttı.

Buna göre Karacahisar (Sultanönü) sancağını oğlu Orhan Bey’e, Eskişehir’i Gündüz Alp’e, Yarhisar’ı Hasan Alp’e, İnegöl’ü Turgut Alp’e verdi. Bilecik nahiyesinin öşür ve resmini kayınbabası Şeyh Edebali ile zevcesi Mal Hatun’un harcamalarına ve şeyhin çevresindeki dervişlerin ihtiyaçlarına sarf edilmek üzere ayırdı. Mal hatun ile oğlu Alaaddin’i Bilecik’te Edebali’nin yanında bıraktı. Kendisi ise beyliğinin yeni merkezi olarak seçtiği Yenişehir’e yerleşti.

Son olarak işin magazin boyutuna girelim. Söğütlüleri bilmem amma Yalovalılara gelince ilk Osmanlı akınlarının bu bölgeye 1307 tarihlerinde başlaması ve fethin 1323’den sonra vuku bulması dikkate alınırsa devletin kuruluş yeri olarak kutlamaya hiç heveslenmesinler. Arkalarında hiç kimseyi bulamayacaklardır. Yalova bir kez dahi Osmanlıya merkez olmamıştır.

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
21 Ağustos 2009

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.