Türk’ü doğru tanımak! – 10.04.2020

image_pdfimage_print
Şurası muhakkak ki, Türk milleti İslamiyet öncesinde de büyük imparatorluklar kurmuştu. Oğuzlar, Hunlar, Göktürkler, Avarlar, Hazarlar, Kırgızlar, Türgişler, Karluklar bunlardandır. Bugün ilk büyük Türk devletinin Asya Hun Devleti olduğu kabul ediliyorsa da Türklerin bundan önce de büyük hâkimiyetlerinin olduğu reddedilemez bir gerçektir.
Ancak burada konumuz Türk devletleri değil. Nedense İslam öncesi Türk devletleri denildiğinde gençlerimizin aklında derhal şaman inancı gibi İslam dışı düşünceler belirmektedir! Son dönemlerde gençlerimiz arasında bu furyanın büyümekte olduğunu üzülerek müşahede etmekteyim. Bu elbette uzunca bir süredir devam ettirilen bilinçli bir siyasetin ürünü idi.
Hâlbuki gerçek hiç de öyle sanıldığı gibi değildi. Türklerin ilk atasının Nuh aleyhisselamın evladı Yafes’ten geldiğini bilmeyenimiz neredeyse yoktur. Yafes isminin patah veya yafahtan geldiği sanılmaktadır. Patah yayılmak, Yafah ise güzel olmak anlamlarına gelmektedir. Nuh aleyhisselamın, oğlu Yafes için dua ederken “Allah Yafes’e genişlik versin, zürriyeti yeryüzüne yayılsın ve Sam’ın çadırlarında otursun” diye dua ettiği rivayet edilmektedir. Nuh aleyhisselamın bu duası tam Türk soyunu bulacaktı.
Çünkü tarih, tefsir ve kısas-ı enbiya eserlerinde Yafes’in, Türklerin atası olduğu özellikle vurgulanmaktadır. Ebü’l-Gazi Bahadır Han Şecere-i Terakime’de Yafes’in sekiz oğlu olduğunu belirterek ölmeden önce oğlu Türk’ü yerine oturttuğunu ve diğerlerine “Türk’ü kendinize padişah bilin, onun sözünden çıkmayın” dediğini ifade eder.
Nuh aleyhisselamın torunu olan Türk ve soyu bu tarihten sonra teşkil ettiği devletlerle tarihte çok önemli bir mevki kazanacaktır.
Nitekim onlarla ilgili bilgi veren kaynaklarda Oğuz’un, Zülkarneyn aleyhisselam olduğu rivayeti çok güçlüdür. Yine Oğuz’dan sonra idareye geçen nice beylerin çeşitli peygamberlere bağlı olduğu vurgulanmıştır. Bozdoğan Bey’in Davut aleyhisselama, Korkulu Bey’in ise Süleyman aleyhisselama tabi olduğu kaynaklarda yazılıdır.
Bütün bunlara rağmen eski Türkler derken neden günümüzde Türk evlatlarının aklına İslam dışı din dışı bir zihniyete mensupmuş algısı yerleştirilmiştir? İyi düşünmek ve tahlil etmek gerekmektedir.
Büyük ve ulvi mefkûre!
Şunu da çok iyi biliyoruz ki Türklerin İslam dairesine girdiği sırada inanç ve yaşantıları bu dine çok yakındı. Bu durum onların evvelce sahip oldukları doğru inanç ve itikattan ve beğenilen huylardan kopmadıklarını gösteriyordu. Bu sebeple de Hıristiyan, Yahudi ve Zerdüşt misyonerlerinin yoğun faaliyetlerine maruz kaldıkları bir dönemde kolaylıkla İslamiyet’i seçtiler. Bu öyle normal bir benimseme değildi.
Zira böyle bir benimseme ve geçiş ikinci bir millette gerçekleşmedi ve tarih yazmadı!
Türk milleti bu geçişle birlikte mutlak olarak kendilerini Cenab-ı Hakk’ın seçtiği ve İslam’ı dünyaya duyurmak üzere büyük bir vazifeyi üzerlerine almış olduğu şuurundaydılar.
Nitekim ilk İslami destanları bunu açıkça gösteriyordu. Satuk Buğra Han destanında bu büyük Türk hakanının ruhunun, Miraç’ta Peygamber efendimizle görüştürülmesi hadisesi çok anlamlıdır.
Miraç’ta şanlı Peygamber efendimizin duasına mazhar olan Satuk Buğra Han Türk milletine büyük ülkü ve ideali de aşılamıştır.
Bu ülkü: İlâ-yı kelimetullah davasının müdafii ve savunucusu olmaktı.
Sultan Alparslan ”Biz halis Müslümanlarız” derken bu ülkünün sevdalısıydı.
Sultan Melikşah bir seferinde Akdeniz’e ulaştığında “Yarabbî, şu uçsuz bucaksız deniz önüme çıkmasa idi adını gidebileceğim yere kadar götürürdüm” derken bu ülkünün cihangiri idi.
Yahya Kemal, Yavuz Sultan Selim Han’ın vefatı için:
Sultan Selim-i Evveli ram etmeyip ecel
Fethetmeliydi âlemi şan-ı Muhammedi
Diye hayıflanırken bu cihangir padişahın hedef ve idealine mükemmel bir surette ışık tutmaktaydı.
Dolayısıyla Türk milleti Satuk Buğra Han’dan itibaren Orta Asya, Hindistan, Afganistan, Mısır, Suriye, Anadolu, Afrika ve Avrupa’da kurmuş olduğu devletlerle Cenab-ı Hakk’ın yüce ismini her tarafa duyurmuştu. Gazneli Mahmud, Tuğrul Bey, Muhammed Alparslan, Melikşah, Baybars, Babur, Enrengzib, Emîr Timur ve Osman Gazi’den II. Abdülhamid Han’a kadar Osmanlı sultanları hep bu ideal ve aşkla çalışmışlardır…
Bunlar hiçbir zaman birbirlerini yüceltmediler. İslam’ı yücelttiler. İslam ahlakını tavsiye ettiler. Hepsi o ulvi yolun aciz bir ferdi gibi gayret gösterdiler.
Osmanlıların Avrupa’daki 350 yıllık haşmetli yürüyüşü düşmanın endişelerini zirve yaptırmıştı. Viyana’dan sonra geçen 150 yıllık ölümüne süren savaş onları yok etmenin imkânsızlığını göstermişti. Muhtemelen bu devrede Türk milleti asli yapısından uzaklaştıracak ince işçilik için belki bir asır boyunca çalıştılar. Sonunda yeni ve uyutucu bir usul buldular; Kurtarıcı rol modellerle dizayn etmek!
Millî aklı tekrar oluşturabilmek!
Nitekim Tanzimat’la birlikte işbaşına gelenler nedense millete hep kurtarıcı olarak sunulacak ve yaldızlı söylemlerle Türk’ün kanına işlenecekti. Nitekim bir İngiliz ürünü olan Mustafa Reşit Paşa, ”Koca” ve ”Büyük” lakaplarla tarihteki yerini alacaktı. Oysa o güne kadar bizim milletimiz hiçbir hükümdarına böyle bir lakap veya isim vermemişti!..
Mustafa Reşit Paşa ve akabinde gelen Âli Paşa, Fuat Paşa, Mithat Paşa hep kutsallaştırıldılar. Daha sonra onları Enver, Cemal ve Talat paşalar izledi. Hepsi tabu yapıldı. Onları göklere çıkaran Ziya Gökalp’in resimleri bir dönem milliyetçilerin odalarında hep başköşeyi işgal edecekti. Hâlbuki bu adam Kur’ân-ı kerime en büyük muhalifti!..
Cumhuriyet döneminde de aynı zihniyet ve anlayış hep devam ettirildi. Artık bin yıldır İslam’ın hamisi olarak tarihteki yerini almış o güçlü hakanların adı sanki aksesuar gibi kullanılıyordu. Onlara benzemeye çalışan yoktu. Zira iş prensiplere, yaşamaya, örnek almaya geldiğinde onlar unutuluyor devreye kurtarıcılar giriyordu!..
Misal olarak bazı kesimlerin dillerinden düşürmedikleri hayranlıkla övdükleri II. Abdülhamid Han’ı sevdiklerini ifade etmeleri belki en büyük yalancılık olacaktı. Zira batılıların onu düşürmekte ve son büyük imparatorluğumuzu yok etmekte kullandıkları maşaları da onlar için çoktan baş tacı yapılmıştı.
Siyasette Enver, Talat, Cemal, Ahmed Muhtar ve Kazım Karabekir Paşalar gibi dinî hayatta da klişe isimler çıkarılmıştı. Bunlar sadece Anadolu coğrafyası için değildi. Asırlardır Osmanlı idaresi altında aynı gaye için çarpan gönüller, Osmanlıdan kopuşla birlikte de aynı kıskacın pençesine düşürülüyordu. Hepsinde kurtarıcılar vardı artık. Hepsinin ortak paydası eskilerin adını sadece hamaset olarak kullanmaları idi. İş uygulamaya ve prensiplere geldiğinde başka telden çalmaya başlanıyordu.
Afgani, Abduh, Seyit Kutup, Mevdudi, Reşit Rıza, Musa Bigiyef, Muhammed İkbal, Mehmet Akif ve daha niceleri özellikle parlatılmıştı. Onlara tutulanlar için Ahmed Yesevi, Hazreti Mevlâna, Akşemseddin, Şemseddin Sivasi, Ubeydullah-ı Ahrar, Mevlâna Halid-i Bağdadi ve daha niceleri levha süsünden öteye gitmeyecekti.
Yine çarpıcı bir misal olması bakımından II. Abdülhamid Han’ı yıkanlar Meşrutiyet’e geçtiklerinde ikiye bölündüler. Seçimlere girdiklerinde millet bu ikiden birinin yılmaz savunucusu idi artık. Temelde ise ikisinin de aynı yere bağlı oldukları artık kolay kolay görülemeyecek; görülse de hiçbir faydası olmayacaktı…
Maya tutmuştu. Kişi ne kadar mükemmel olursa olsun bir vagon gibi istedikleri lokomotife bağlanıyordu. Hatta bazı dönemlerde herkese göre lokomotif bile düzenlenmişti. Müslümana göre en aşırısından Müslüman, milliyetçiye en katı milliyetçi, sosyaliste sosyalist, komüniste ise komünist lokomotifler hazırdı. Bazı dönemlerde uyanışlar da olmuyor değildi.
Ancak ipleri ellerine geçirenler işlerinde öyle mahir idiler ki çok geçmeden bayatlamış oyun, yeni versiyonu ve yeni figürleri ile çoktan uygulamaya geçirilebiliyordu.
Aslında bundan kurtuluşun tek bir reçetesi vardır. Kurtarıcılar üzerinden değil de Türk’ü bin yıl muzaffer kılan prensipler üzerinden yürüyebilmek!! Bin yıllık millî aklı yeniden modernize edebilmek! Ne dersiniz? Meydanda olanı, yaşanmış olanı ortaya koymak çok mu zor? Aksi hâlde düşmanın çizdiği yolda yürümek bizi yok olmaya doğru götürmüyor mu?
TEFEKKÜR
Sermâye-i âdâb-ı cibillîsi olanlar
Bu dâd ü sited-gâhta zahmet mi çeker hiç
                                                    Âgâh Paşa
(Yaratılıştan yol-yordam sahibi olanlar,
Bu alışveriş dünyasında zorluk çeker mi hiç?)
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
10.04.2020
Türkiye Gazetesi

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.