Fatih Sultan Mehmed Hân’ın şahsiyeti

Fatih.Sultan.Mehmed.HanYedinci Osmanlı padişahı olan Fatih Sultan Mehmed’in babası Sultan II. Murad Han, annesi Hüma Hatun’dur. 30 Mart 1432 gü­nü Edirne’de doğdu.

Küçük yaşta tahsiline ve yetişmesine çok ehemmiyet verilen Şehzade Mehmed devrin en mümtaz alimlerinden ilim öğrendi. Okumaya başlayacağı gün Çandarlı Halil Paşa kendisine sırmalı bir cüz kesesi gönderdi. İlk hocası Molla Yegan’dı. Daha sonra meşhur din ve fen alimi zahiri ve batıni ilimlerde mütehassıs Akşemseddin hazretlerinin terbiyesine verildi.

On bir yaşına geldiğinde idarî yönden tecrübe kazanması için Manisa sancak beyliğine tayin edildi. Tahsiline çok önem verildi­ğinden Molla Ayas, Molla Gürani gibi devrin meşhur alimleri ya­nında bulunuyor ve kendisine hususi dersler veriyorlardı.

Matematik, hendese (geometri), hadis, tefsir, fıkıh, kelam ve tarih ilimlerinde fevkalade yetişti.

Şehzade Mehmed, Manisa sancak beyliğine getirildiği sene ağabeyi Amasya valisi şehzade Alaaddin’in vefatı üzerine yegane veliaht durumuna geldi. Gerek büyük oğlunun vefatından duydu­ğu ıstırap gerekse son yıllardaki bunalımlı hadiseler sebebiyle II. Murad Han saltanatı oğlu Mehmed’e terk ederek Manisa’ya çekildi. Bizans’ın elindeki şehzade Orhan’a karşı oğlunun saltanatını garan­ti altına almış olmayı da düşünmüş olmalıdır.

Ancak Osmanlı tahtına çocuk yaşta birinin geçmesi Avrupa devletlerini bir kez daha bu ülke topraklarına yöneltti. Osmanlı devlet adamlarının böylesine nazik bir devrede devletin başında tecrübeli Murad Han’ı görmek istemeleri Mehmed’in fazla saltanat sürmesine meydan vermedi. Bir yıl dört ay sonra yerini babasına bırakarak tekrar Manisa’ya döndü.

Şehzade Mehmed Manisa’da geçirdiği bu ikinci valilik devresin­de gerek şahsı, gerek Osmanlı devleti için çok verimli oldu. Zira genç şehzade bu müddet zarfında akademik faaliyet devresine gi­rerek liyakatli hocalar yanında bilgi ve tecrübesini artırdı.

Ayrıca babasının yanında seferlere katılmaktan da geri durma­dı. II. Murad’ın Arnavutluk üzerine yaptığı harekatta onun yanında bulunmuş, Kosova Meydan Muharebesinde de merkezde savaşı ta­kip etmişti. Böylece kumandanlık yeteneğini geliştirmek ve savaş tecrübesini artırmak imkanına da kavuşmuştu.

Otuz yıl saltanat süren Fâtih Sultan Mehmed Han orta boylu, kırmızı beyaz yüzlü, dolgun vücutlu, sakalları altın telleri gibi kalın, yanakları dolgun, kolları kuvvetli, burnunun ucu hafif kıvrık, saçı siyah ve sık olup, kuvvetli fizîkî bir yapıya sahipti. Ne istediğini, ne yapacağını, ne yapabileceğini bilen ve bu büyük işleri başarabil­mek için gerekli tedbirleri, yorulmak bilmeyen bir azim, sabır ve sü­kûnetle hazırlayan bir insandı.

Türk târihi, sayılamayacak kadar çok kahraman ve cihangirlerle doludur. Fâtih Sultan Mehmed de bunların başında gelenlerdendir. Çünkü o kılıçla keşfi yan yana yürütmüş, çağ açıp çağ kapatmıştır. İstanbul’u bütün ganimetleri içinde fîrûze bir yüzük taşı gibi parmağında taşımış, bu güzel şehri torunlarının torunlarına bırakmıştır. Onun için, asırlar boyu her cephesiyle yazılmış, çizilmiş, hakkında Garp’ta ve Şark’ta çok şeyler söylenmiştir. Tetkîk edildikçe derinle­şen, derinleştikçe deryâlaşan bu büyük cihangirin, sayısız vasıflarından bâzıları şunlardır:

“Fâtih Sultan Mehmed soğukkanlı ve cesur idi. Bu özelliğinin en güzel misâlini, Belgrad muhasarası sırasında, askerin gevşediği­ni gördüğü zaman önlerine geçip düşman hatlarına girerek göster­di. İstanbul muhasarasında da donanmanın başarısızlığı yüzünden atını denize sürmesi bu cesaretinin büyük bir örneğidir.”

Çok merhametli ve müsamahalı idi. Kendisine elli gün muka­vemet eden ve bir çok Müslüman’ın şehît edilmesine sebep olan İs­tanbul şehri ve onun sakinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamayacağı genişliktedir. Halbuki o devir Avrupa’sında muzaffer bir kumandan, zaptettiği şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fâtih vicdan hürriyetine büyük kıy­met verirdi. Gayr-i Müslim tebaasının din ve mezheplerine asla do­kunmadı, herkesi vicdanî inanışında serbest bıraktı. İstanbul’un imârında ücret karşılığı kullandığı Rum esirlerine, biriktirdikleri paralarla hürriyetlerini satın alma imkânını sağladı. Bu müsamaha o devir dünyâsının hayâlinden bile geçirmediği bir olgunluk eseri idi.

Batılıların iddialarına göre şehre giren Türkler, mâbetleri yıkmış­lar veya yakmışlar, hiç bir şey bırakmamışlardır. Hâlbuki bunları yı­kan ve yakan yine kendileridir. Bizanslılar surlarda açılan gediklerin tamirinde kullanılmak üzere yüzden ziyâde kilise yıkmışlardır. Öyle ki, Fâtih Sultan Mehmed, Ayasofya’yı yakından seyrederken, bir yeniçeri neferinin kilisenin taşlarından birini sökmek üzere olduğu­nu görünce, mâni oldu ve; “Size malca alınacak şeylere izin vermiş, mülk ise benimdir demiştim” diyerek yeniçeriyi şiddetli bir şekilde cezalandırmıştır.

Askeri ve siyâsî sahada eşsiz bir dehâ idi. Askerî alanda başarısının ilk özelliği kılıçla kalemin işbirliğidir. Ordunun disiplinine çok dik­kat ederdi. En küçük itaatsizliği ve buna sebep olan subayları şiddetli bir şekilde cezalandırırdı. Ordusunu, plânsız, düzensiz hareket ettirmez, mâcerâ hevesiyle kan dökmezdi. Kendi devrine kadar ataları­nın yer yer, ada ada yapmış oldukları akınlarını, plânlı bir fütuhat hâline getirdi ve devletini, sistemli bir idarecilik şuuruyla istikrarlı, yerleşmiş bir devlet yaptı. Otuz senelik saltanat devresinde düzenle­diği küçük büyük seferler, memleketin coğrafî birliğini sağlamaya da­yanır. Bu gayeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit ver­mez nehirlerden geçerek; durmadan, dinlenmeden, kış yaz deme­den savaştı. Bütün bu seferleri bir plâna göre yaptığından, nereye gitmesi, nerede durması lâzım geldiğini bilerek hareket etti.

Yapacağı seferlerin muvaffakiyetle neticelenmesini sağlamak için aylarca bu seferin bütün teferruatını hazırlardı. Kumandanlığı ile dip­lomatlığı dâima beraber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münâsebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münâsebetlerini en ince noktasına ka­dar tetkik eder ve sefere hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamanında çıkardı. Yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdâr etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalı­mın bir tek telinin vâkıf olduğunu bilsem, onu yolar atarım” sözü meşhurdur. Böyle hareket etmeyi muvaffakiyetlerinin başlıca sebep­lerinden sayardı. Nitekim bu hareketinin neticesinde İsfendiyâr Bey­liği ve Trabzon Rum İmparatorluğunu kolayca ele geçirdi ve nice se­ferleri muvaffakiyetle tamamladı. Zira bu sayede düşmanları, askeri işbirliğine girişemezlerdi.

Çok başarılı bir diplomattı. Otuz sene, Asya ve Avrupa’da bâzan bir kaç cephede beş, on hatta daha fazla devletle birden harp hâlin­de bulunduğu günler oldu. Böyle zamanlarda düşmanlarının, kuvvetlerini birleştirmemenin, siyâsî müzâkereler, vaatler ve muvakkat tâvizlerle müttefikleri birbirinden ayırmanın yollarını bulurdu.

Avrupalı devletlerin Osmanlılarla ilgili hareketlerini müzâkere eden bütün meclislerinde geniş bir haber alma teşkilâtına sahipti. Almanya’da yerlilerden elde edilmiş casusları vardı. İtalya ise, son derece gizli ve daimî bir Türk haber alma servisi ile örülü idi. Fâtih, bu teşkilâtı sayesinde düşmanlarından günü gününe haberdar olur, hareketlerini değerlendirerek tedbirler alırdı.

Fâtih, ordu ve donanmasını iyi bir şekilde tekâmül ettirmişti. Ordunun silâhları bir kaç senede yenilenir ve daha mütekâmilleri, eskilerinin yerine konurdu. Osmanlı donanmasının tekâmül etmiş şekilde kurucusu Fâtih’tir. Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk pâdişâhtır. Fâtih’ten önce, top, bütün dünyâda, daha çok sesi ile düşmanı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebile­ceği ve meydan muharebelerinde rol oynayacağı hiç düşünülme­mişti. Fâtih, bütün bunları akıl ederek, o târihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukave­met hesaplarını kendisi yaptı. Piyadeye de, öncesine nispetle, bü­yük önem verdi. Osmanlı ordusu esas bakımından bir süvârî ordu­su olmaya devam etmişse de, yeniçeri ve azab gibi piyade sınıfları, Fâtih devrinde daha da önem kazandı.

Fatih Sultan Mehmed bir taraftan teşkilat, teknik, askeri nizam ve disiplin, fetihler, imar ve iskan faaliyetleri kültür ve medeniyet hamle­leri ile devletine asırlar boyu devam edecek bir süper güç olmanın yolunu açarken diğer taraftan da bu gücü inhitata uğratacak sebeple­ri de araştırıyor ve en yetkili kişilerin dikkatine tevdi ediyordu.

Nitekim bir Edirne yolculuğu sırasında yanında bulunan Molla Kırımi’ye:

“Kırım vilayeti mamur bir yer imiş. Orada pek çok alim ve fazıl yetişirmiş. Hatta bir ara altı yüz musannif varmış ki hep telifler ile iştigal ederlermiş. Gerçek midir?” Diye sordu. Molla:

“Evet sultanım öyle idi. Ben onların sonlarına yetiştim. Lakin şimdi ne o mamuriyetten eser, ne de o musanniflerden haber var” dedi.

Fatih inkırazlarının sebebini sorunca:

“Bir hain vezir zuhur edip ulemaya adavet (düşmanlık) etti. Aralarına nifak düşürdü. Gitgide ilim ehli ile devlet erkanı arasında husumet ve soğukluk derinleşti. Bu yüzden memleket haraba yüz tuttu. Malumunuzdur ki ilim ve marifet memleketin mamuriyetine sebeptir” cevabını verdi.

Bu cevap üzerine Fatih, vezir-i azam Mahmud Paşa’yı yanına çağırtarak Molla’nın söylediklerini anlattıktan sonra ulemaya ne yolda muamele ve ilimleri nasıl himaye etmek gerektiğini bir kez daha hatırlatmıştır.280

Fâtih Sultan Mehmed, doğu Türkleri ile temasa büyük önem verdi. Oğlu Sultan II. Bayezid de Türk medeniyetini ilerletmek hu­susunda babasını takip etti.

Doğu Türklerinin, Tîmûr Han Devri medeniyeti denilen, me­deniyet hareketlerinin benzeri, Fâtih devrinde Osmanlılarda tahak­kuk etti. Fâtih, batı dillerinden bir kaçını bilmesi sebebiyle Avrupa literatürünü çok iyi takip etmiş, Türklerin her hususta Avrupalılar­dan üstün bulunması sebebiyle, Avrupa’dan bir şey alma ihtiyâcını duymamıştır.

Londra’da, National Gallery’de, Fâtih Sultan Mehmed’in bir por­tresi bulunmaktadır. Bu portrenin Centile Bellini tarafından yapıldığı delil olmadığı hâlde iddia edilmektedir. Hâlbuki, National Gallery’de bu portre ile ilgili dosyadaki bilgilerden anlaşıldığına göre, her şey­den önce portre üzerindeki Centile Bellini adı kesin olarak okunamamıştır. Ayrıca Bellini’nin İstanbul’a geldiğinde Fatih kırk sekiz ya­şındadır. Oysa tablodaki Fatih’in yaşı en fazla otuzlu yıllarını yansıt­maktadır. Fatih resmini yaptırmış olsa bu tablonun İstanbul’da bu­lunması lazım gelirken neden iki asır sonra Venedik’te çıktığı mesele­si de ayrıca sorgulanması gereken hususlardır. Bellini’nin Topkapı Sarayı için manzara resimleri yaptığı bilinmekle beraber, pâdişâhla görüştüğü ise belli değildir.

Üç oğlu ve bir kızı oldu. Büyük oğlu Mustafa, Konya valisi iken ve­fat etmişti. Ortanca oğlu Bayezid ile küçük oğlu Cem babalarının vefatından sonra saltanat mücadelesine girişeceklerdir. Hanımı Gülbahar Hatundan doğan kızı Gevherhan Sultan ise Akkoyunlu Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmed beyle evlenmiştir. Bu evlilikten doğan

Göde Ahmed bey daha sonra Akkoyunlu hükümdarı olacaktır.

İlmi yönü

Fâtih Sultan Mehmed, askeri ve siyasî dehasının yanında ilmî yönden de Osmanlı padişahları arasında mümtaz bir mevkie sahip­tir. Yorgios Amirutzes’ten Yunanca, Giovanni Mario Angiolello ile Anconitano’dan Latince ve İtalyanca öğrendi. İslâmî ilimlerde, Arap ve Fars dillerinde derin bir vukuf sahibi idi. İlme, sanata ve ilim adamlarına çok kıymet verirdi. Zihniyeti ve tabiatı itibariyle ile­ri hamleden hoşlanan, terakki ve medeniyetten zevk alan bir pâ­dişâhtı. Tıpkı askerî fetihleri gibi, ilim adına açtığı savaşta da bir âlimler, sanatkârlar ordusu kurdu ve bu muhteşem orduya kendisi serdâr oldu. Yeni devletin kurulması plânının icrasında eğitim ve öğretimin tesir ve önemini her şeyden üstün tuttu. Maârif sistemini kânunla tanzim ederek ulemâ sınıfı diye tanınan ve idarenin teme­lini meydana getiren diyanet ve hukuk kurumlarını teşkilâtlandırdı. Devlet idaresini ve bunun ilmîleştirilmesini esas aldı.

Aklî ve naklî ilimlerde söz sahibi olan âlimleri İstanbul’a topladı ve onların talebe yetiştirmesi için medreseler kurdu. Devrinde yetişen bü­yük âlim ve sanatkârlar mühim eserler verdiler. Fıkıh ilminde Molla Hüsrev, tefsirde Molla Gürânî, Molla Yegan, Hızır Çelebi, Matematikte Ali Kuşçu, kelâmda Hocazade, zamanının büyük âlimlerindendi ve ül­kesine dünyânın dört bir tarafından âlimler akın ederdi.

Latifi, Fatih’in ilme verdiği değeri şu sözlerle ifade etmektedir. Ta­rih kitaplarında onun yüce künyesi Ebü’l-hayrat (hayır ve iyilik ba­bası) ve güzel vasıfları Ebü’l-hasenattır. Saltanat dönemi, bilgin ve fakihler devri, hünerliler ve fasihler çağıydı. Alimler zümresine saygı ve hürmetinden dolayı onlarca medrese, tetimme, imaret ve kalıcı eserler yaptırıp bu kadar sınırsız geliri bu itibarlı gurubun geçimi ve kalkınması için tahsis etmişti. Bu ilgi ve rağbet öğrencilerin büyük gayretine ve artmasına sebep olurmuş. O dönemde değer ve itibarı herkes hak ettiğine göre bulurmuş.

Talibi kamil eyleyen rağbet ü itibar imiş

Bu yüzdendir ki o dönemdeki bilgin, fakih ve yetenekli insan çokluğu hiçbir padişah devrinde olmamıştır.

Fatih ilim ehline çok hürmet göstermiştir. Onları o kadar saymıştır ki her türlü nazlarına, titizliklerine asabi hallerine tahammül göstermiş onların serbest düşüncelerine mani olmamıştır. Kendisine fahri hoca ve musahip seçtiklerine Hocam diyerek hitap etmiştir. Gerek İstanbul ve Edirne’de oturduğu zamanlarda gerek seferleri esnasında ilim ehlini hep yanında bulundurmuştur. En büyük zevki onların ilmî sohbet ve münazaralarını dinlemek takip etmek olmuştur. Hatta seferlerinde at üzerinde yolculuk yaparken dahi münavebe ile onlardan bazılarını ya­nına çağırtır ve ilmî mübahaselerde bulundururdu.

Sarayında ilmî mübahase olduğu zamanlarda devlet adamlarının ayakta durdukları hakkında rivayetler vardır. Bu durum onun ilmî ve alimleri ne kadar yücelttiğini göstermek için olmalıdır.

Semerkand’da Uluğ Bey rasathanesi müdürü iken efendisinin ölümü üzerine Akkoyunlu ülkesine giden meşhur matematik alimi Ali Kuşçu, Uzun Hasan tarafından Fatih’e elçilikle gönderilmişti. İlim adamlarının kıymetini takdir eden Fatih Ali Kuşçu’ya çok izzet ve ikramda bulunmuş, hediyeler takdim etmiş ve memleketinde kalmasını teklif etmiştir. Ali Kuşçu da vazifesini yerine getirdikten sonra döneceğine söz vermiştir.

Fatih Sultan Mehmed, Ali Kuşçu’nun vaadi üzerine İstanbul’a ha­reketini duyunca hududa kadar istikbal için bir heyet yollamış geçtiği yerlerde ve menzillerde son derece tazim edilmesini istemiştir. Bütün akraba ve yakınlarını da İstanbul’a getiren Ali Kuşçu’nun yanında muhtemelen iki yüz kişi olduğu rivayet olunur. Bu itibarla Fatih bu büyük ilim adamına her konak yeri için bin akçe tahsis etmiştir. Ayrıca geldiklerinde evlat ve yakınlarına da mansıplar vermiştir.

Fatih hocalarından Molla Gürani’yi ve Molla Hüsrev’i herkesten üstün tutardı. Resmi toplantılarda çok defa alimlerle birlikte yemek yerdi. Molla Hüsrev’e camide dahi rast gelse hürmetini bildirmek maksadıyla ayağa kalkardı. Vezirlerine bir yerde Molla Hüsrev’i göstererek, “asrın Ebu Hanife’sine bakınız” demiştir.

Molla Hüsrev’in Fatih yanında ilmî faaliyeti çoktur. Ali Kuşçu ile beraber İstanbul medreselerinin programını tanzim etmiştir. Fatih’in huzurunda olan ilmî münazara ve mübahaselerde hakemlik yap­mıştır. Bütün bunlarda tam tarafsız bir yol tutmuştur.

Fâtih Sultan Mehmed, kelâm ve matematik ilminde devrinin en büyük otoritelerinden biri idi. Bizanslı tarihçi Kritovulos’un hayran­lıkla anlattığı, balistik sahasındaki keşifleri, ortaçağın surlarını yık­mıştır. Bu suretle Avrupa’nın timsâli olan derebeyi şatoları toplarla yıkılarak büyük devletler kurulmuş; neticede büyük güç kaynakları bir araya toplanarak ortaçağa son verilmiştir. Bu suretle Türkler, ortaçağdan yeniçağa Avrupa’dan daha evvel geçmişlerdir.

1453 senesinde Aragon kralına Fatih hakkında verilen malumat arasında padişahın maiyetinde biri Latince diğeri Yunanca bilen iki alimin daima bulunduğunu ve bunların kendisine eski çağlar tarihi­ni okudukları söylenmektedir.

Fatih yalnız müderrislerle değil onların talebeleri ile de alakalanmaktadır. Medresesinden mezun olanların tayin ve terfileri için yanında bir defter tutardı. Başarılı buldukları ile bizzat ilgilenir ye­tişmeleri ve ilimde ilerlemelerine ön ayak olurdu. Bir gün Molla Hüsrev’e: “sabaha kadar medresede bir odada ışık yanıyor, saray­dan görüyorum şuraya rastlıyor kimin hücresidir” diye sorar. Molla Hüsrev de Manisalıoğlu’nundur cevabını verir.

Ayrıca zaman zaman medreselere giderek alimlerin derslerine de iştirak etmiştir. Müderrislere talebesinin ve dersine gelenlerin ya­nında maddi ve manevi teveccühünü göstermiştir. Bu hal hocaları olduğu kadar talebeleri de çalışmakta ve öğretim hayatlarında çok teşci etmiştir.

Fatih Sultan Mehmed, alim, derviş ve şairlerle şakalaşmaktan hoşlanır, hatta onların bazı garip telakki edilebilecek tavırları ve sözlerini dahi müsamaha ile karşılanırdı. Nitekim rivayet ederler ki bir gün suret değiştirip (tebdil-i kıyafet) giderken, bir derviş kendisi­ni tanımış, yanına varmış ve:

“Allahü Teala hazretleri yüz yirmi dört bin peygamber yarattı. Ol peygamberlerin her birinin aşkına bana bir akçe ver demiş.” Sultan Mehmed görmüş ki dervişin istediği parayı vermek güçtür. Gülerek:

“Hoş sen ol peygamberlerin her birinin bir bir adın söyle ben de akçeleri vereyim” dedi. Derviş bunca peygamberin adını nereden bi­lecekti. Ancak on-on beş tanesinin ismini söyleyebildi. Daha fazla söylemeye kadir olamayınca Fatih dahi akçe vermekten kurtuldu.

Fatih seferler ve harpler hariç Edirne ve İstanbul’da bulunduğu zamanlarda ilmî kıyafetiyle dolaşmaktan haz duyardı. Sarığı sivrice uçlu ve pamuklu bir takkeye sarılmış geniş ve kıvrımları çok ince bir tülbenttir. Fatih’in ilmî kıyafeti o kadar meşhurdur ki onu sefer­lerinde ve harplerinde gösteren resimleri de bu kılıkla yapılmaktadır. Halbuki o gerek İstanbul muhasarasında gerekse diğer harplerde genç ve gürbüz yapısına uygun zırhlı askerlik elbisesini giyiyor ve başı tolgalı olarak geziyordu.

Fatih’in ilme ve ilim adamlarına verdiği değeri ve onları teşvik edici yönünü işaret etmesi bakımından Hocazade ile münasebeti çok önemlidir.

Kaynak: Kayı II Sayfa: 296-305

 

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published.