II. Murad Hân’ın şahsiyeti – Prof. Dr. AHMET ŞİMŞİRGİL

II. Murad Hân’ın şahsiyeti

MuradHanIIOsmanlı padişahlarının altıncısı olan Sultan II. Murad Han, 1404 senesinde Amasya’da doğdu. Babası Sultan Çelebi Mehmed, annesi ise Dulkadırlı Süli Bey‘in kızı Emine Hatun‘dur. Ailesinin ya­nında ilk terbiye ve eğitimini tamamladıktan sonra devrin alimlerinden dersler aldı. Çocukluğu Amasya, Bursa ve Edirne’de geçti. 1415 yılında idarî ve askeri bilgileri öğrenip tecrübe kazanması ve devlet yönetimine hazırlanması gayesiyle lalası Yörgüç Paşa‘nın ya­nında Amasya sancakbeyliğine gönderildi.

Osmanlıların doğu sınırı idarî bakımdan son derece hassas bir böl­geydi. Burada Türkmen ve Moğol toplulukları yaşamakta olup bağım­sız hareket etme arzuları yüksekti. Onları disiplin altına almak güçtü.

Bir yıl kadar bu işlerle uğraşan genç şehzade, 1417’de lalası Biçeroğlu Hamza Beyle beraber Cenevizlilerden Kafir Samsun’u aldı. Aynı yıl Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarının patlak ver­mesi üzerine Ege bölgesine gönderildi. Vezir-i azam Bayezid Paşa ile beraber, tehlikeli bir vaziyet almış olan isyanların bastırılmasında büyük rol oynadı.

1421 yılında tahta çıkmış ve otuz yıl saltanat sürmüştür. Türbesi Bursa’da Muradiye mahallesinde yaptırmış olduğu camii yanındadır.

Kırk yedi yaşında iken vefat eden Sultan II. Murad Han, orta boylu, yassı burunlu, açık alınlı, kırmızıya mail ak benizli, koyu ela gözlü, kumral saçlı, hafif seyrek dişli, güler yüzlü, güzel ahlak sahibi, cömert ve iyilik sever hoş tabiatlı bir padişah idi. Altı oğlu ve dört kızı olmuştur. Oğulları; Sultan büyük AhmedSultan AlaaddinSultan Mehmed HanSultan OrhanSultan Hasan ve Sultan Küçük Ahmed‘dir. Büyük oğulları Sultan Ahmed ve Sultan Alaaddin bir biri ar­dınca Amasya sancak beylikleri sırasında vefat ederek Bursa’da defnedildiler. Sultan Orhan ile Sultan Hasan ise Edirne’de vefat eylemiş­ler ve Tunca nehri kenarında Darülhadis yanında toprağa verilmişler­dir. Kızlarından Erhondu Hatun Yakub Beyle, Fatma Hatun Çandarlı İbrahim Paşanın oğlu Mahmud Çelebi ile,Şehzade Hatun ise beyler­beyi Sinan beyle evlenmişti. Babasının türbesine bitişik bir türbede yatan Hatice Hatun hakkında malumat yoktur.

Sultan Murad büyük bir sarsıntıdan yeni çıkmış olan bir devle­tin hükümdarı olduğu zaman çok gençti. Anadolu’da Timur Han’ın ihya ettiği Türk beyliklerinin; Rumeli’de devletin zaafından istifade etmek için fırsat gözleyen Balkan ve Avrupa devletlerinin korkunç ihtiraslarıyla karşı karşıya idi. Bizans, devletin başına her gün yeni bir gaile, bir iç buhran açmak için sinsi sinsi çalışıyordu. Böyle buh­ranlı bir devirde devlet idaresini eline alan sultan Murad Han, bü­tün hayatı boyunca Anadolu’da Türk birliğinin kökleşmesi, Rume­li’de tabii hudutlar içinde yaşamayı tercih etmesine rağmen, mem­leket menfaati icap ettiği vakit asla vazifeden kaçmayan, rahatını değil, hayatını bu uğurda fedadan çekinmeyecek kadar cesur, me­tin iradeli ve azimkar idi.

Hayatı boyunca o devirdeki en büyük Türk hakanı olan Timur Han oğlu Şahruh’a karşı çıkmayıp, çatışmamak için çok ince bir si­yaset güttü. Böylece iki Sünni devletin karşı karşıya gelmesini önle­di. İç ve dış gailelerle geçen hükümdarlık hayatı sonunda sade si­yasî ve askeri bakımdan değil medeniyet bakımından da yeni çağı açacak olan oğlu sultan Mehmed’e mamur ve her türlü ilmî geliş­meye âmâde bir ülke bıraktı.

Halkının kendisine karşı duyduğu sevgi ve tazimden dolayı Ko­ca Murad Bey, Koca Murad Gazi isimleriyle andığı Murad Han, in­ce ruhlu, hassas, lütufkar, adil, merhametli olup sözüne sadık, ce­sur ve tedbir sahibi, kumanda kabiliyeti yüksek bir devlet adamıy­dı. On iki yaşında şehzade iken başlayan muharebe hayatı, ve­fatına kadar devam etti. İlmî sohbetleri sever, alimleri himaye eder ve onların ihtiyaçlarını karşılardı. Haftanın iki gününü ilim meclisin­de sohbetle geçirirdi. Kendisinin de ilmi ve ibadeti çok; zühd, vera ve takvası pek fazlaydı. Tek kaygı ve düşüncesi; son nefesini iman ile vermek, mahşer günü Allahü tealanın huzuruna alnı açık, gü­nahtan pak olarak çıkabilmekti.

Hemen bütün ömrünü gaza meydanlarında geçirdiği halde, imar işlerine ehemmiyet verip çok eser bıraktığı içinEbu’l Hayrat diye anılırdı. Saltanatı döneminde Bursa, Edirne ve başka şehirlerde yoksullar için imaretler ve ulema için medreseler yaptırdı.

Edirne’de Peygamber efendimizin hadislerini öğretmek ve dini bilgilerde öğrenci yetiştirmek üzere cami, medrese ve şadırvandan ibaret bir külliye inşa ettirdi. Halk arasında bu külliyenin yaptırılma­sının sebebi olarak Peygamberimizin, rüyasında II. Murad’a burada bir darülhadis yaptırmasını işaret ettiği rivayet edilir. Bu itibarla külli­ye yapımından günümüze kadar Darülhadis adıyla meşhur olmuş­tur. Murad Han geliri Darülhadis külliyesine ait olmak üzere Tahtakale hamamını yaptırmıştı. Günümüzde Darülhadis külliyesinden cami ve şadırvanı ile bahçesindeki bir iki türbe kalmıştır.

II. Murad Han’ın Edirne’de yaptırdığı eserlerin en önemlisi Üç Şerefeli Camii’dir. Camiye adını veren üç şerefeli minarenin yük­sekliği 67,62 metredir. Kırmızı taştan zikzaklar ve ak karelerle mina­reler canlılık kazanmıştır. Her şerefesine ayrı yollardan çıkılmakta­dır. Üç Şerefeli cami Osmanlı sanatında erken ile klasik dönem üs­lubu arasında yer alır. Yirmi dört metre çapındaki büyük merkezi kubbe ikisi paye dördü duvar payesi olmak üzere altı dayanağa oturur. Yanlarında daha küçük ikişer kubbe ile örtülü kare bölümler vardır. Mabet, bir yenilik olarak enine dikdörtgen bir yapıdır. Böy­lece enine gelişen camilere de örneklik teşkil edecektir

Ünlü mimar Ekrem Hakkı Ayverdi Bey Üç Şerefeli Camii için şunları söylemektedir. “Osmanlı mimarisinin dönüm noktası olan abide budur. Bu abide Osmanlı mimarisinin araya araya kendini bulmasına bir örnektir ve başarılan bu hamlenin üç şerefeli fatihasıdır. Osmanlı mimarisi bu dönemden sonra Süleymaniyelere, Selimiyelere, Sultanahmedlere ulaşacaktır” demektedir.

II. Murad’ın Muradiye mahallesinde Sarayiçine hakim bir tepe­de yaptırdığı, yan mekanlı (zaviyeli) camilerin en güzellerinden biri olan ve kendi adı ile anılan cami ve külliyesi hakkında ise Hoca Sadeddin efendi şunları söylemektedir:

“Güzelliği, zarafeti ile anılan bu cami Hünkarın güzel adı ile anı­lır. Yanı başında fakir ve miskinler için oturulacak yerler ayrılmış, mi­safirhaneler, gelen giden yolcular için gönül alıcı konaklar yaptırıl­mıştır. Sabah akşam pek zengin sofralar kurulur, ziyafetler verilir. Bi­nek ve yük hayvanları için de geniş bir ahır inşa edilmiştir. Hayvan­ların yem ihtiyaçları burada kendiliğinden karşılanmakla yol yorgun­luğu ile perişan olmuş yolcuların, yiyecek içecek hazırlamak sıkıntısı kalmamıştır. Ayrıca çocukların eğitimi, gençlerin yetişmeleri için bir de muallimhane bina ettirmiştir. Hazreti Mevlana dergahında yetiş­miş dervişler için ise bir mevlevihane yaptırmakla orası Cennet bah­çelerini andıran bir yer olmuştur. Gönül sahiplerine yüreklerde ya­nan çerağlarla muhabbetullahdan nurlar saçmaktadır. Bir Cuma gü­nü geçmez ki Mesnevi okuması bitince güzel sesli hafızlar Kuran-ı azimüşşandan tilavet etmeden kalksınlar.”

Hoca Sadeddin Efendi Murad Han’ın Bursa’da bulunduğu sem­te adını veren türbesinin de yer aldığı cami, medrese ve imareti hakkında ise şöyle demektedir.

“Bursa şehrinde inşa ettirdiği Büyük Cami (Muradiye) de çok güzel olmuştur. Caminin giriş yerinde çeşitli yemeklerin pişirilmesi için geniş bir imaret yaptırıp, sabah ve akşam gün kararırken her­kese yemek vermek ve açları doyurmakla görevli kıldı. Böylece dul ve yetimler karınları doymuş, dua ede ede hanelerine giderler. Du­rakları Cennet olan ecdadının tuttuğu yol gereğince ilim öğrenen gençler için de ayrı bir yer yaptırmıştır. Her gün üç yüzden fazla öğ­renci burada eğitim görürler.”

II. Murad Han bunlardan başka Edirne’de Ergene civarında bir köprü yaptırıp, Uzunköprü kasabasını kurdu. Selanik ve İpsala’da da camiler inşa ettirdi. Ankara bölgesinde Balıkhisarı adlı büyük bir subaşılığın köylerini; Mekke yoksullarına vakfetmişti. Bulunduğu şehirde her yıl on bin altını kendi eliyle seyyidlere paylaştırırdı. Te­baasının hakkına ziyadesiyle riayet eder, kul hakkından pek sakınırdı. Babası Çelebi Sultan Mehmed Han‘dan kalma, Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvere fakirlerine Resul-i Ekrem efendi­mizin komşularına hediye gönderme adetini devam ettirdi.

Bu vesile ile geçen şu olay onun pak ve temiz imanını ve ihlasını ortaya koymaktadır.

Aşıkpaşazade tarihinde nakledildiğine göre Acem ülkesinden Fazlullah adında bir bilgin Osmanlı ülkesine gelmiş ve Sultan II. Murad Han’a yakınlaşmıştı. Sonunda vezirlik makamına kadar yükselmişti (1436).

Mutat olarak her yıl Beytullah’a gönderilmekte olan akçelerin o sene de hazırlanıp yollanması vakti gelmişti. Padişah veziri Fazlullah’a dedi ki:

“Fazlullah! Hazırlanan akçeleri Halilü’r-Rahmana, Kudüs-i Şeri­fe, Kabetullaha ve Medine-i Resule gönder. HemMevlana Yegan hacca niyet etmiş, onunla yollayasın.”

Fakat hazinede kafi akçe bulunamadı. Çandarlı Halil Paşa’dan ödünç aldılar. Padişah:

“Halil! Bu verdiğin helal para mıdır?” Diye sordu. O da:

“Babamdan kalan miras paradır sultanım” dedi.

Vezir Fazlullah gördü ki, padişahın zaman zaman akçaya ihtiya­cı olur. Dedi ki:

“Devletli sultanım. Padişahlara hazine gereklidir. Destur buyurursan toplayayım.”

Padişah: “Nasıl toplarsın?” diye sordu.

“Milletin çoğu zekatlarını tam olarak hazineye vermez. Zorla alalım.”

II. Murad gazaplandı:

“Bre vezir! Bilmez misin ki zekat ve sadaka yoksulların hakkıdır. Biz zekat yemeye müstahak mıyız ki, zorla alalım? Var git işine… deyip” yanından uzaklaştırdı.

Sultan İkinci Murad Han, ilme ve alimlere çok hürmet edip ev­liyaya izzet ve ikramda kusur etmediği için, memleketi alim ve evli­ya yurdu oldu. Herkesin duasını aldı.

Büyük alim Molla Yegan bile ona hac dönüşünde hediye olarak, Fatih’in hocası alim Molla Gürani’yi getirmişti. Bu husus hiçbir mille­tin kültür tarihinde rastlanılmayan eşsiz bir hadise olup, II. Murad Han’ın ilme verdiği değeri de gösterir. Osmanlı Devleti’nde, devrin­de en çok eser yazılan padişah olması bakımından dikkat çeker. Gerçekten onun devrinde manzum, mensur pek çok eser yazılmış ve Osmanlı sarayı, eserler hazinesi durumuna gelmiştir.

II. Murad’ın millî kültür alanındaki en büyük hizmeti, Türk diline verdiği önemdir. Yazılan eserlerde açık bir dil kullanılmasını em­rederek Türkçe yazmak hususunda titizlik gösterdi. Devrinde pek çok Türkçe eser yazıldı. Özellikle Yazıcıoğlu Ali’nin Türk-Oğuz gele­neklerini anlatan Tevarih-i Al-i Selçuk’u, Molla Arif Çelebi’nin Ana­dolu fethini ve Türkleşmesini konu edinen Danişmendname’si, Şeyhi’nin Hüsrev-ü Şirin’i, Yazıcıoğlu Mehmed’in Muhammediyye’si ile Mercimek Ahmed’in Farsça’dan çevirdiği Kâbusname’si dil tari­himiz açısından fevkalade önemli eserlerdir.

Padişahın dil konusunda ne kadar hassas olduğunu, Kâbusname’nin mütercimi Mercimek Ahmed ile arasında geçen şu olay çok güzel anlatmaktadır.

Bir gün Filibe yolunda padişahın hizmetine vardım. Baktım ki cihanın sultanı, zamanın galibi, sultan soyundan Sultan Murad Han, elinde bir kitap tutar. Bu hakir, hasta gönüllü, o âlicenap pa­dişaha:

Bu ne kitabıdır diye sordum. O tatlı sözüyle: Kâbusnamedir diye cevap verdi ve dedi ki:

“Hoş kitaptır. İçinde çok yararlı şeyler ve öğütler vardır. Amma Fars dilincedir. Bir kişi Türkçe’ye çevirmiş fakat anlaşılır değil, açık söylememiş. Bundan dolayı hikayelerden tat bulmayız. Amma bir kimse olsa, bu kitabı açık ve anlaşılır bir biçimde çevirse, ta ki anla­mından gönüller haz alsa.”

İşte bu söyleşiden sonra Mercimek Ahmed, kitabı Türk diline gayet güzel ve veciz bir tarzda çevirmiştir.

Yine tezkirelerin kaydettiğine göre, Osmanlı padişahları içinde şiirleri ilk defa kaydedilen padişahtır.

Gerçi-kim haddim değüldür büseni kılmak dilek,
Arif olan çün bilür anı ne lazım söylemek.

gibi ustaca şiirler yazabilecek kadar kuvvetli bir şairdi. Şu şiiri, onun duygu ve düşüncelerini yansıtması bakımından mühimdir.

Her kişi dünyada meşgul oldu bir kâr üstüne
Sana meşgul olmuşuz biz kâr-ber-kâr üstüne

Lalezârun seyrin eyler bâğ-ı dehre aldanan
Bize seyr ettür cemalün çeşm-i hûnhâr üstüne

Aşık olan kimsede nâmus u âr etmez karar
Dökseler bir katre âbı mahvolur nâr üstüne

Taşra çıkma noktayı devr eyle ey sahib-kemal
Dest-i kudrettir havale çünki perkâr üslüne

Ey Muradi oldu her bir ilmîn üstüne Alim
Çün anınçündür mukarreb geçdi ebrâr üstüne.

Açıklaması:

Ey sevgili, dünyada her insan bir işle uğraşarak ömür tüketmek­te.
Biz ise bu kadar işi bir yana bırakıp yalnızca seni iş edindik.

Dünya bağının güzelliğine aldanan ancak lale bahçelerinde oyalanır.
Bizim ise sana ağlamaktan gözlerimiz kan dolu lalelere benzedi. Güzel yüzünü bize göster de göz yaşlarımız dinsin.

Aşık olan kimsede namus ve ar ne gezer.
Ateş üstüne su dam­laları dökülürse mahvolur gider.

Ey kemal sahibi! Emr olunduğun biçimde olmak için noktayı devreyle de sakın çizginin dışına çıkma.
Çünkü seni o pergelin üs­tüne yönlendiren de Allah’ın takdiridir.

Ey Muradi her ilmin üstünde bir Alim (her şeyi bilen) elbette vardır.
Nitekim onun için mukarreb ebrarın üstüne geçti.

Devrinde şuara tezkirelerine temel teşkil eden bazı nazire mec­muaları da onun adına ithaf edilmiştir. Ayrıca adına ithaf edilen pek çok eser vardır ve hemen hepsinde, İrşadü’l-Murad ile’l Murad, Mesnevi-i Muradiye gibi bu Padişah’ın ismi geçer. Hasılı devrinde geniş tabanlı bir kültür faaliyeti vardır ve bu hareket daha sonraki asırlara temel teşkil etmiştir.

Ey biricik ciğer-pârem

II. Murad Han’ın en mühim bir hizmeti de geleceğin Fatih’ini ye­tiştirmiş ve Türk tarihine sunmuş olmasıdır. Pek az hükümdarın gösterebileceği olgunluk ve ferasetle, saltanatını terk ederek onu tahta dahi çıkarmış ve devlet idaresinde iyice pişmesini sağlamıştır. Onun çok küçük yaşta kendisine uzun yılların verdiği tecrübelerini aktarması ise bir kitaba konu olmuştur. Şöy le ki:

Sultan Murad Han bir gün saltanat merkezi Edirne’de tahtında oturuyordu. Çocuk yaştaki genç şehzadesi (henüz sancağa çıkma­mıştı) sarayın avlusunda gezip oynarken ansızın babasının yanına koşarak geldi ve:

“Ey benim mutlu sultanım ve saygıdeğer babam! Mübarek ve muhterem huzurunuzu kaçırmayacağımı, kalplerinizi rahatsız etme­yeceğimi bilseydim, son derece merak ettiğim halde içinden çıka­madığım bir konu üzerine size bir soru sormak istiyordum.”

Sultan Murad Han oğlunun bu sözüne karşı:

“Ey benim biricik ciğerparem olan oğlum! Sorup öğrenmek iste­diğin nedir? Seni bir dinleyeyim. İnşallah doyurucu ve merakını giderici cevaplar vermeye çalışırım. Hem buna bütün gönlümle razı olurum.”

İşte bu minval üzere başlayan ve Sultan Murad Han’ın bir kitap dolduracak nasihatleri ile devam eden konuşmasından bazı bölüm­ler şu şekildedir:

Ara sıra yüce ecdadımı hatırladığım olur. Benden sonra senin ve senden sonra gelecekler, yani neslimizin akıbeti nasıl olacak, so­yumuz nasıl sürüp gidecek, diye düşünürüm. Bugüne kadar saygı, hürmet ve bağlılık görerek geldik, bugünden sonra da aynı şekilde devam etmemizi arzularım. Nasıl doğup, nasıl geldiysek yine öyle­ce gidelim isterim.

Benim çoğu zamanlar, mütevazi ve iyiliksever kimselere yardı­mım dokunur. Bu yüzden halkımdan bir çoğunu içinde bulundukları şartlar gereği, değersiz yerlerden çıkarıp, yüksek mevkilere getirmişimdir. Hâlâ, akıl, hareket ve tavırlarına göre, birçoğuna, kendilerine uygun ve yakışan rütbeler dağıtmaktayım. Bunların arasında, meselâ Karamanoğulları ile Alâüddevle oğulları hesabına casusluk yapmış, sonradan işbirliğine girip onlarda kapılananlar bile vardır.

Bense konuya şöyle bakıyorum: Efendisine kalbinin bütün samimiyetiyle bağlı, aklı başında ve hareketleri düzgün olan bir kim­seye efendisi de aynı davranışı gösterir. Böyle bir insanın yapmış olduğu hizmet ve fedâkarlıkların, karşılık olarak, aynı hizmet veya parayla ödenemeyeceklerine inanıyorum.

Hâlâ hatırımdan çıkmaz: Nice kullarıma rütbeler vermiş, onları yükseltmişim, karşılığında ben de onlardan memnun kalmışımdır. Fakat, yine benim yardımlarımla yükselenlerin bir kısmıysa, bu yükselmelerinin karşılığını çok pahalı ödemişlerdir. Geldikleri ma­kam onların başlarına çok belâlar açmıştır. Çünkü, rütbeleri küçük­ken yapageldikleri yaramazlıklar pek göze çarpmazdı. Makamları yükselince ne yapıp, ne yapmadıkları iyice ortaya çıktı ve bu vesileyle gereklerine bakmada gecikme olmadı.

Ey oğul! Şunu iyice bellemelisin:

Herhangi bir şeyin, devamlı olarak kaba kuvvet, kılıç, kahra­manlık ve ezici güç zoruyla meydana gelmesiyle, akıl, tedbir, sabır, ileri görüşlülük, imtihan ve yorucu tecrübeler sonucu, dilediğimiz şekilde meydana gelmesi arasında büyük farklılıklar vardır. Birinci yol, her zaman geçerli olmadığı gibi, sakıncaları da çoktur.

Uygun ve münasip zamanlar, fırsat düşürmede sağlanan kolaylıklar, elbette ki, hayatta acele etmek ve kol gücünü kullanmak için verilmiş değildir. Bunu ben defalarca tecrübe edip durmuşum ve hep aynı sonuca ulaşmışımdır. Bunun için, elde edilmek istenen her varlığın, gerekli olan bütün şartlarına katlanmak gerekir.

Bir adam bir bahçe dolusu yemişi yiyebilmek için bir bahçeye girse, henüz olmamış ham meyveleri koparıp ağzına atsa, yemek istediği şey meyve değil, belki de zehirdir. Fakat olgunlaşmasını bekleyip ondan sonra koparıp yese, yediklerine ancak o zaman ye­miş denebilir.

Ben yüce Allah’ıma karşı yaptığım ibadetleri en samimi duygu­larımla, can u gönülden yaparım. Onun, dürüst inancımla, benim her çeşit faydalı ihtiyaçlarımı zamanında karşılayacağını kati olarak diliyor ve buna inanıyorum.

Bunu bir başka misalle daha da güzel açıklayabilirim:

Meselâ, sevgili ve hayırlı bir oğul, şefkatli bir babadan, verilmesi çok kolay bir şey istese, o babanın böyle bir oğula, böyle bir şeyi vermemesi bir yana, bunu vermekten, oğlunun arzusunu yerine getirmekten belki çok çok memnun olup sevinecektir.

İşte, biz insanların durumları ve arzularıyla, Allah tarafından vaad edilen şeylerin durumunu bununla kolayca karşılaştırabilirsin.

Ben, bu çile ve ızdırablar dünyasında çektiklerimin karşılıkları­nın, Allah tarafından, gelecek, başka bir dünyada verileceğine ina­nıyor ve O’na her an yalvarıyorum. Ayrıca, kendi halimden de son derece memnunum.

Öyle ki, yarın ecelim gelse, önünden bir adım bile kaçıp sakın­maya yeltenmem. Belki daha çok memnun ve müteşekkir kalırım. Çünkü, bu şekilde dünyamı değiştirip, yeni, yepyeni bir âleme gi­deceğime sevinir, belki uçardım. Çünkü, benim gitmekte olduğum dünyanın, geldiğim, içinde yaşadığım bu dünya ile, bu ölümlü ha­yatla hiçbir ilgisi, hiçbir benzerliği yok. Oranın, buradan, yüz binler­ce yönden mükemmel ve üstün olduğunu biliyorum.

İnsanoğlu özellikle gençliğinde, yemek, içmek ve cinsi münase­betlerinde devamlı olarak normal çizginin üstünde dolaşır. Haliyle bütün bu israflar insan bedenini zayıf düşürür, ihtiyarlık gelip yetiş­tiği zaman bedeni bitkin ve rezil, işe yaramaz bir durumda bulur. Bu durumda, ihtiyarlık öyle bir vücuda gelip çatmıştır ki, vücudun ona hürmet etmeğe bile gücü yoktur.

Mesela sana bir at lazım oldu. Senin ahır beyin de getire getire güçsüz, zayıf bir at getirdi. Bu durumda suç senin midir, yoksa ata bakanın, atla yakından ilgilenenin mi?

Elbette atla ilgilenenindir. Sana sadece binmek düşer, bakımıyla ilgilenmek değil!

Ben nice ihtiyarlar görmüşümdür, çok yaşlandıkları halde he­men hiç doktor yüzü görmemişler ve hayatlarını sağlıkla tamamla­mışlardır. Bunlar hep perhiz sayesindedir. Onlar gençliklerinde bile perhize dikkat etmişlerdir. Çünkü hayatın sonlarında doktor eline düşmek, insana dayanılmaz acılar çektirir.

Şunu da iyice bilmeni isterim: Bu dünyada üç türlü insan vardır.

Birincisi akıl ve fikirleri yerinde, geleceği az çok gören ve düşü­nen, hiçbir anormallikleri olmayan kimselerdir.

İkincisi, yolların doğru veya eğri olup olmadığını bilmekten uzak olan kimselerdir. Ama bu duruma kendi istekleriyle değil, çevre etki­siyle düşmüşlerdir. Nasihat edildiğinde, kafaları alır ve kabul eder, söz dinlerler. Çoğu zaman, duyup, işittiklerine uyarak yaşarlar.

Üçüncüleri ise, ne kendileri bir şeyden haberdarlardır ve ne de yapılan ikazlara, nasihatlere kulak asarlar. Sadece kendi arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini sanırlar. Bunlar diğerlerinden daha âdi, daha alçaktırlar.

Ey oğul!

Yüce Allah eğer seni ilk sırada saydığım kişiler arasında yarat­mışsa, sevinirim. İlkinden değil de, ikinciler gibiysen, sana yapılan nasihatlere kulak vermeni tavsiye ederim.

Sakın üçüncü guruba dahil olmayasın! Onlar ne Allah’a, ne de insanlara karşı iyi bir durumda değildirler.

Padişahlar, elinde terazi tutmuş bir kimseye benzerler. Sen pa­dişah olunca teraziyi doğru tutmanı isterim. O zaman yüce Allah da, senin iyiliğini arzular.

Ne dediler:

Gerek çağdaşı olan gerekse modern tarihçiler Murad Han’ın de­hasında, büyüklüğünde, iyilik ve ihsanlarının bolluğunda, imar, medeniyet ve kültür hamlelerine verdiği önem hususunda birleş­mektedirler.

Meşhur Bizans tarihçisi Dukas, II. Murad Han hakkında şu mü­talaada bulunmaktadır:

Allah bilir ki Murad halka karşı daima teveccühkar ve fukaraya karşı cömert idi. Bu lütuflarını yalnız kendi ırkından ve dininden olanlara değil Hıristiyanlara da ibzal ederdi. Hıristiyanlarla yaptığı yeminli muahedelerin hükümlerine riayet ederdi. Ancak Hıristiyanlardan bazılarının yeminlerinden döndükleri görülmüş ise de, bu muameleleri sebebiyle Cenab-ı Hakkın gazabına uğramışlar ve Murad’ın intikamından kurtulamamışlardır.

Murad’ın hiddet ve şiddeti çok sürmezdi. Muzafferiyetten sonra, düşmanını takip etmezdi ve herhangi milleti sonuna kadar mahvet­mek istemezdi. Mağlup olanlar elçiler göndererek sulh talebinde bulundular mı, kendisi de elçileri memnuniyetle kabul eder ve bun­larla sulh aktederek, kendilerine yol verirdi.

Halkondil:

Sultan Murad kanunları, adaleti seven talihli bir adamdı. Yal­nızca kendini savunmak zorunda kaldığında savaşırdı. Kimseye haksız yere saldırmazdı. Saldırıya uğrarsa savaşırdı. Bu korkudan veya tembellikten değildi. İcap ederse kışın dahi sefere çıkar, gözü­nü budaktan sakınmazdı.

Hammer:

Murad otuz yıl boyunca memleketi şeref ve hakkaniyetle idare ederek milletinin hatırasında mütedeyyin, lütufkar, adil ve metin bir hükümdar namı bıraktı. Harpte olduğu gibi sulhde dahi sözünün sadık eri idi. Fakat ahdini bozanlardan müthiş intikam alıcıydı.

Babinger:

II. Murad’ın âdilliği, iyi huyluluğu, dürüstlüğü ve açık sözlülüğü ile sağlam karakteriyle yalnızca Osmanlı değil, Bizans tarihçileri ta­rafından da çok övülmektedir.

Solakzade Mehmed Hemdemi Efendi:

Çünkü ol Şehinşah-ı ali-nelâd

Bunca zaman etti gazâ ve cihâd

Sünnet-i ecdâdını yâd eyledi

Anların ervahını şâd eyledi

Yaptı nice hangah u medrese

Ta şecer-i cehl i kökünden kese

Hâdi-i tevfik olup reh-nümâ

Yaptı nice cami-i cennet-nümâ

Sıdk u hulûs ile edip yapısın

Açtı imaretlerinin kapısın

Eyleye hayratını Mevla kabul

Çünkü budur dergah-ı âliye yol

Neşri:

Sultan Murad Han Gazi halka ve askerlere hâmi idi. Zamanında ulema ve suleha ve fukara refah ve emniyet içinde idiler. Onun za­manında memleket, bid’atten pak ve abad oldu. Seyyahların ittifakı bu idi ki, onun memleketleri gibi adaletle süslü bir ülke ve onun gibi şerefli bir padişah görülmüş ve işitilmiş değildi. Ülke ehl-i sünnet mez­hebi ile süslenmişti. Yetmiş iki milletten kimseler gelerek Rum’da ka­rar kılmışlar emn ü aman içerisinde yaşarlardı.

Şükrullah ise:

Bu dindar padişahın çağında Rum ülkesi kaygı ve tasadan, kö­tü işlerden, dar düşünceden, eğlenceden uzak olup korkusuzluk ve doğruluk ile süslü, bolluk ve ucuzluk ile bezeli idi. Dinin ve dindar­ların değerini, erdemlilerin hakkını tanırdı. Acun (dünya) ülkeleri­nin durumunu iyi bilen araştırıcılar, görgülü güngörmüş kimseler bir ağızdan:

“Sultan Murad çağındaki Rum (Osmanlı ülkesi) gibi ehli sünnet ve cemaat mezhebi ile süslü, doğruluk ve adaletle bezeli bir el ve ülke ne görülmüş ne de işitilmiştir” diyorlardı.

Müslümanlar, onun ülkeler donatan kutlu çadırının gölgesinde rahatlık ve korkusuzluk buldular. Bu dindar padişahın uğurlu ça­ğında yapılan hayrat; din düşmanları ile yapılan gazalar; ülkeler fethi; medreselerin, mescitlerin, hangahların, camilerin, minberle­rin, taştan köprülerin, kervansarayların ve başka hayır eserlerinin yapılması; bilginlerin uluğlanıp, yüceltilip yetiştirilmesi; zahitlerin, abidlerin el üstünde tutulması, ahalinin ve güçsüzlerin esirgenip, acınması hiç bir çağda görülmemiştir. Dedikten sonra nihai sonu şu ifadelerle bağlamaktadır.

Rabbinin Gel buyruğu tatlılıkla erince
Ona doğru can kuşu nice uçmasın nice?

Kaynak: Kayı II Sayfa: 108-121

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.